23 Nisan 2024 / 14 Şevval 1445

Şükür Alışkanlığı Kazanmanın Önemi

Dr. Öğr. Üyesi Betül Saylan

“Yapılan iyiliği övme, nimetin değerini bilme, onu yayma ve iyilik edeni iyiliği ile övme” olarak ifadelendirilebilen şükrün, derûnî manası tasavvuf ehlince “nimetleri ibadet ve tâatlerde kullanmak” olarak tanımlanmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhu Teâlâ’nın nimetlerinden bahsedilirken bu nimetler karşısında kulun takınması gereken bir tavır olarak şükür zikredilmektedir. Şükür karşısında Allâhu Teâlâ’nın nimetlerini arttıracağı müjdelenmektedir. İnanç ve kültür dünyamızın en önemli isimlerinden Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinde, nimetleri “av”a, kulları “avcı”ya benzetmektedir. Nitekim şükür ile elde edilen nimetler avlanmakta hatta daha sonra elde edilecek nimetler için de zemin hazırlanmaktadır. Böylece kişi Allâhu Teâlâ’ya minnetini belirtmiş olurken aynı zamanda daha fazla nimete de mazhar olabilmektedir.

Bu noktada mazhar olunan nimetleri maddî nimetler ve mânevî nimetler olarak ikiye ayırmak mümkündür. Hz. Mevlânâ’nın “av”a benzettiği maddî nimetler şükrettikçe çoğalacağı gibi bu durum mânevî nimetler için de geçerlidir. Çünkü Hz. Mevlânâ “Allâhu Teâlâ’ya şükret! Sana kendisini bilmek ve sevmek için imkân verdi diye sevin! Şükretmek vicdan sahiplerinin en büyük ibadetidir. Şükür bir vazife ve vicdan borcudur.” ifadeleriyle nâil olunabilecek mânevî nimetlerin en büyüğünün muhabbetullâh olacağını haber vermiştir.

Kişi kendini bu vazife ile mes’ûl kabul etmeli, şükre devam etmeli, sabrederek çalışmaya devam etmeli, tevekkül hâlinde olmalı ve her hâl u kârda koruyucusunun Allâhu Teâlâ olduğuna itikadı tam olmalıdır. Her şeyden önce nimetin nimet olduğunun farkında olmak gereklidir. Böylece şükrün üç aşaması nimeti bilmek, nimeti kabul etmek, nimeti övmek ve nimet vereni idrâk ederek O’nu övmektir.

Abdülkādîr Geylânî, dil ile yapılan şükrün, nimetin Allâhu Teâlâ’dan olduğunu kabul edip onu halka bağlamamakla olduğunu, kalp ile şükrün ise kişideki nimetlerin tümünün başkasından değil ancak Allâhu Teâlâ’dan olduğuna sürekli ve sağlam bir şekilde inanmakla gerçekleşeceğini bildirmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “Belki şükredersiniz.” ifadesi nimetlere mazhar olmanın aynı zamanda bir imtihan süreci olduğunu bize hatırlatır. Kişinin üzerine düşen, maddî-mânevî sahip olduğu nimetler karşısında nefsine yenik düşmeyerek bu nimetlerin gerçek sahibini hatırlaması olacaktır. İlk dönem sûfîlerinden Şiblî “Şükür, nimeti değil, nimet vereni görmektir.” ifadesiyle takınılması gereken tavrı özetlemiştir. Bu tavır şükre eşlik eden diğer ahlâk ilkelerine de işaret etmektedir. Şükretmek, tevâzû, hayâ, diğergâmlık, cömertlik gibi güzel ahlâk prensiplerini ihtivâ eder. Güzel ahlâka sahip seçkin kişiler için şükretmek zor değildir.

Tasavvuf büyükleri kula ihsân edilmiş her bir uzuv için ayrı bir şükür şekli olduğunu belirtmişlerdir. Başın şükrünün secde ile, ayakların şükrünün itâat ve hayır üzere olmakla, gözün şükrünün Hakk’ın kudretini temâşâ edip haramlardan gözü sakınmakla, arkadaşında gördüğün kusuru örtbas etmekle, kulağın şükrünün hayrı işitip mâlâyani (faydasız, boş, kişiyi ilgilendirmeyen şeyler/sözler) şeylere kulak tıkamakla, arkadaşın hakkında duyulan kusur ve ayıpları gizlemekledir.

Dilimizde Allâhu Teâlâ’ya minnettârlığı bildirmek için “şükür”, insanlara olan minnettarlığı bildirmek için “teşekkür” ifadeleri kullanılır. “Hediyeyi gönderen efendi, getiren hizmetçi” ifadesi nimetleri ulaştıranların da nimet sahibi kadar hatrı olduğuna işaret eder. Hz. Mevlânâ “İnsanlara teşekkür etmeyi bilmeyen, Allâhu Teâlâ’ya şükretmeyi bilmez.” düsturuyla alakalı olarak Allâhu Teâlâ’nın ihsan sahibini ihsana eş ettiğine, nimet ve ihsanlara karşılık olarak Allâhu Teâlâ’ya şükretmek gerektiği gibi ihsana vesile olanı da anmanın gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Nimete şükretmek, nimetin kendisinden daha hoş olarak karşılanmıştır.

Şükretmenin aksi bir tavır olarak şükürsüzlük veya nankörlük, nimetin varlığından gâfil olmak ise nimetten yoksun kalmayı ya da bir azâbı gerektirmektedir. Bunun örneklerine insanlık tarihinde, Kur’ân-ı Kerîm kıssalarında, tarihî anektodlarda rastlamaktayız.

 

Kaynaklar

  •       Mustafa Çağrıcı, “Şükür”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 39, ss. 259-261.
  •       Abdülkerîm Kuşeyrî, er-Risâle, (çev: Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, İstanbul, 1981.
  •       Safi Arpaguş, Mevlânâ ve İslâm, Vefa Yayınları, İstanbul, 2007. 
  •       Bülent Akot, Kavram Atlası-Tasavvuf, c. I, Gazi Kitabevi, Ankara, 2020.

 

 

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz