26 Nisan 2026 / 9 Zilkade 1447

Çalışan Kadına Yeni Bir Bakış

Büşra Ar Şişman- Psikolojik Danışman-

Kadının iş hayatında rol almaya başlaması, 2. Dünya Savaşı dönemine uzanır. Avrupa’da savaşa giden erkeklerin geri dönememesi ve endüstriyel faaliyetler için gereken insan gücünün artarak devam etmesi, yönetimleri bu açığı kadın gücüyle kapatmaya yönelik politikalara itti.  Ekonomik özgürlük, kadın hakları gibi söylemlerle sahaya çekilen kadın, insan gücü gerektiren her yerde var olmaya başladı.

Aslında o güne kadar da kadınlar zaten çalışmıyor değildi; evde, bahçede, el emeği gerektiren alanlarda hatta eğitim ve sağlık alanında var gücüyle çalışmaktaydı. Fakat belli bir mesai ve ücret anlayışı olmadan daha esnek, bazen daha kolay, bazen daha zor, etkisi büyük ama görünürlüğü daha az işlerde çalışıyordu.  Belki de bu emeğin hak ettiği ölçüde görülmemesi ve hak ettiği takdiri almaması kadının daha görünür ve maddi getirisi olan iş alanlarına yönelimini hızlandırdı.  Başlarda sadece fiziksel güç gerektiren işlerde ve olumsuz şartlarda çalıştırılan kadınlar, feminizmin tazyikiyle erkeğin var olduğu her alanda boy göstermeyi bir zafer gibi görmeye başladı. Herhangi bir ücretli ve mesaili işte çalışmayan, evinde oturan ama hakikatte hiçbir zaman sadece oturmakla yetinmeyen kadınlar; zamanla gericilikle, gelişime kapalı olmakla itham edildi. Niyetin ardındaki niyet; kadının hakkını korumak ve onun gizli kalmış yetenek hazinelerini toplumun istifadesine sunmak değildi. Kadın; sanki erkeğin bir muadiliymişçesine, onun bir rakibi ya da düşmanıymışçasına, erkeğin rol aldığı tüm alanlarda ve görevlerde görünmeye mecbur bırakıldı. Üstelik kadının fıtri, fiziksel ve psikolojik yapısı tamamen hiçe sayılarak yapıldı bu. Hatta bu bağnaz ve art niyetli tutum, sadece erkeklerin işi olarak görülen, fiziki güç ve yoğun zihinsel stres gerektiren meslekleri yapıyor olmayı kadınlar için bir meziyet olarak sunmaya başladı. Kadın ne kadar erkek gibiyse o kadar alkışlandı bu sistemin içinde. Bir özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi kisvesiyle başlayan bu akım, eğitimi de kadının kendi potansiyelini keşfinin yeterince öncelenmediği,  sonucu itibariyle para kazanmaya yönelik bir faaliyete dönüştürdü. Kısacası kadının zorunlu bırakıldığı bir durumu, kendi tercihi gibi algılaması için ciddi bir propaganda faaliyeti yürütüldü. Oysaki devletlerin, yönetimlerin görevi; kadın istiyorsa ve ilgisi, yetenekleri onu neye yöneltiyorsa onu yapması için fırsatlar vermesi ve alan açması olmalıydı. Ve yine kadının bir maaşa bağlı olmasa da ailede ve toplumda ne kadar kıymetli bir hizmeti ifa ettiği fark ettirilmeliydi.

Günümüzde yıllar içinde yapılan algı oyunlarının, kapitalist sistem adına işe yaradığını fark ediyoruz. Artık kadının bir meslek sahibi olması, kendini geliştirmek adına bir tercih olmaktan çok bir zaruret gibi algılanmaya başlandı. 

Çalışma hayatının acımasız kuralları; kadınları erkeklerle adil olmayan bir eşitliğe sürüklediği için kadının iş hayatındaki sorumluluğu artarak devam ederken toplumun eş ve anne rolleriyle kadından beklentisi azalmadığı için kadınlar her geçen gün daha yorgun, daha sıkışmış ve sonuç olarak daha agresif hissetmeye başladılar. Erkekler ise bu sistemde nasıl konumlanmaları gerektiği konusunda oldukça ikircikli bir pozisyonda kaldılar. Çünkü kadının iş hayatında bu denli var olması, bir yandan onlara geniş bir konfor alanı sunarken diğer yandan sahip oldukları prestiji de derinden sarstı. İş hayatında kadına alan açmak zorunda bırakılan erkek, ev ve aile hayatında aynı oranda yük ve sorumluluk paylaşımını maalesef ki beceremedi. Gittikçe güçlenen kadın profili, gittikçe zayıflayan bir erkek profili ile karşılaştı. Geldiğimiz noktada, kadın hak ve hürriyeti söylemiyle başlayan hikâye; toplumu daha da nefes alamaz bir hâle getirdi. Şu an bizler, “Bir yerde hazin bir yanlışlık yapılmıştır,  ne düzeltmeye gücüm yeter, ne yadsımaya dilim varır” diyen şair gibiyiz. 

Peki, o zaman bu hazin yanlışlığı hayra çevirmek için ne yapmalı? 

 Kulağımızı Anadolu’nun irfan membaı Mevlana’ya verirsek bize çağlar ötesinden şöyle fısıldar: “Söylendi düne dair her ne varsa cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım!” Nasıl ki ilk bozulma niyetle başladı, o zaman düzeltmeye ilk niyetlerden başlamak lazım. Hatta bir amentü okuyup imanı da tazelemek lazım ki asıl ölçü koyucu olan Allah’ın, kulları hakkında koyduğu ölçüleri alıp hayatımıza giydirelim. Çünkü Allah’ın ölçüsü, tıpkı bize özel dikilmiş bir elbise gibi kusursuz durur üzerimizde; sırıtmaz; sıkmaz; yabancı gelmez. Ve yine onun ölçüsü bizim menfaatimizi, hakkımızı asla harcatmaz, ezdirmez, muhafaza eder. Niyet etmek ve iman etmek de yetmez, sağlam bir itikat kadar sağlam bir ilmihal bilgisi de lazımdır. Haklar ve sorumluluklar konusunda kadın ve erkeğin rollerini bilmesi; kadının hem yükünü hafifletecektir hem de sınırları hatırlatarak kadının erkeğin hakkına, erkeğin de kadının hakkına saygı duymasını kolaylaştıracaktır. Bu niyet, itikat ve ilmihal tazelenmesi, gittikçe kronikleşen “kadının erilleşmesi, erkeğin prensesleşmesi” sorununun da tek panzehridir şu durumda.

Kavvamlık kavramını yeniden ve halis bir niyetle anlamak ve “Sezar’ın hakkı Sezar’a” demek lazımdır bu noktada.  Erkekler kavvamlığın; hakkı gözetmek, adil, şefkatli ve güçlü bir aile lideri demek olduğunu idrak etmeli; üzerlerine düşen sorumluluğun ağırlığını derinden hissetmelidir. Hak ve sorumluluklar bilindikten sonra yaşanılabilir olması için şartların da yeniden şekillendirilmesi gerekir. Kadın kişisel ve manevi gelişimini tamamlamak, potansiyelini keşfetmek ya da hayat standartlarını daha iyi bir noktaya taşımak için çalışmak istiyorsa çalışmalı ve ihtiyaç duyduğu her türlü desteğe ulaşabilir olmalıdır. Aile içinde kavvamlık kavramı, hasar görmeden sorumluluklar tekrar paylaşılmalı; kadın üretirken kendinden ve sevdiklerinden tüketmek zorunda bırakılmamalıdır. Tabii kendi fiziksel ve psikolojik sağlığını, fıtratını ve sınırlarını koruma sorumluluğu yine kadının kendisine aittir. Dile dökmeden ihtiyaçlarının anlaşılmasını beklemek, ifade etmeden duygularının fark edilmesini istemek, kadını sadece hayal kırıklığı ve çözümsüzlüğe götürür. 

İhtiyaçlarının farkında olmak kadar onları doğru bir iletişim dili ile de ifade edebilmek gerekir. Çalışan kadınlar için açık iletişim kadar önemli bir başka konu da sosyal ilişkilerde sağlıklı sınırlar oluşturabilmesidir. Sosyal medyanın etkisiyle son zamanlarda sınır çizmek deyince bize yan bakan herkesle bağları kesmek akla gelse de sınırlar, ilişkilerin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için gereklidir aslında. Sınır, gücümüzün yetmediğine, “Bunu taşıyamıyorum.”  demektir. Yine kendi sınırlarının da bilincinde olmak, her konuda güçlü ve yeterli olamayacağını, bunun bir zayıflık değil bir çeşitlilik olduğunu idrak etmek de kadını koruyacak bir başka noktadır. 

Ezcümle fıtri özelliklerinin ve ihtiyaçlarının farkında olmak, içsel ve dışsal kaynaklardan yeterince istifade etmek, doğru bir iletişim dili ve sağlıklı sınırlar, hem kadını hem aileyi hem toplumu koruyacak; Allah’ın kadın fıtratına yerleştirdiği hayatın kaynağı olma, hayatı başlatma, besleme ve çoğaltma özelliğini aktive etmesini kolaylaştıracaktır, vesselam.

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz