2 Mart 2026 / 13 Ramazan 1447

Görmeye Niyetin Var mı?

Doç. Dr. Kadir Gömbeyaz

Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Araf, 179)

Sağlıklı bir kulak belirli frekans aralığındaki sesleri işitir; bir mâni olmadığı sürece işitmemesi, daha doğru bir ifadeyle işitememesi mümkün değildir. Yine sağlıklı bir göz görme alanına giren ve görünür olan her nesneyi  istese de istemese de görür, görmeme gibi bir durumu yoktur. Yine sağlıklı işleyen bir akıl, duyu organlarıyla iletilen verileri işler ve anlamlı bir sebep sonuç ilişkisi içerisine yerleştirir, aksi mümkün değildir. O hâlde bu âyet; niçin sağırlık, körlük veya aklî melekeden yoksunluk gibi fiziki rahatsızlıkları bulunmadığı hâlde kâfirler hakkında kulakları olup da işitememek, gözleri olup da görememek ve kalpleri olup da akledememek gibi bir durumdan bahsetmektedir? Çünkü göz, görme alanındaki her şeye bakar ama onun gerisindeki işleyişi görmek istemezse görmez; kulak kendisine çarpan sesleri işitir de onları anlamlı hâle getirmek istemezse duyması gerekeni duymaz; akıl verileri işler de o verilerin doğal olarak götürdüğü neticeye gitmek istemezse gitmez.

Görüldüğü üzere buradaki anahtar kelime “istemek” veya “niyeti olmak”tır. Görmeye niyeti olmayanın gözü, sapasağlam olsa da görmemeyi, işitmeye niyeti olmayanın kulağı, sağlıklı olsa da işitmemeyi, anlamaya niyeti olmayanın da aklı, ne kadar iyi çalışsa da anlamamayı tercih edecektir. Nitekim Arapça bir kelime olan küfür, bir şeyin üzerini örtmek demektir yani yokluğunu ispat etmek değil var olan bir şeyin üzerini örterek onun bu şekilde görünmemesinden hareketle olmadığını düşünmek, göstermek, iddia etmektir. O hâlde görmek için göz, işitmek için kulak, anlamak için de kalbin bulunması ve sağlıklı işlemesi yeterli değildir; kişinin bu yetileri amacına uygun kullanmayı irade etmesi, istemesi gerekmektedir. Zaten imtihan noktası da budur.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda Allah Teâlâ kendisinin varlığına ulaşmayı çok kolay bir şey olarak niteler, sadece insanın etrafına bakması yeterlidir tabii görmek için bakıyorsa. Yani buna niyeti varsa. Niyeti varsa baktığında görür, niyeti varsa işittiğinde duyar, niyeti varsa düşündüğünde anlar. Ama niyeti yoksa yapacak bir şey yoktur. Görmemeye, işitmemeye ve akletmemeye kesin kararlı birini gördürmek, işittirmek ve aklettirmek mümkün değildir. O hâlde hakikat bu kadar ortada ise ve onu bulmak bu denli basit ise niçin inkâr eden bir sürü insan var?

Modern insan bugün evrenin işleyiş mekanizmalarının önemli bir kısmını geçmişe nazaran çözmüş durumda ama bunun ötesine geçmeye pek niyetli değil. Atom altına inmekte, elektron ve nötronların işleyişini çözmekte ama bunların nasıl olup da bu işleyişi temin edebildiğini düşünmek, onları bu işleyiş içerisinde dizayn edeni  görmek istememekte hatta bir dizayn edicinin varlığını bulmak yerine atom altı parçacıkların akıllı ve bilinçli olabileceğini düşünmeyi bile seçebilmekte. Yine modern insan evrene mesaj göndermekte, taleplerini arz etmekte! Kendisini işiten, farkında olan, isteğine cevap verebilecek bir irade ve güce sahip olan bir evrenin olduğunu kabul etmeyi yeğleyip gören, işiten, bilen, dileyen, güç yetiren ve yaratan bir yaratıcıyı ise görmek istememekte. Mesaj gönderdiği evrenin bu mesajdan haberinin bile olmadığını/olamayacağını kolaylıkla bulmak varken ona bilinç ve kudret yüklemeyi tercih etmekte. Bu tıpkı işleyen elektronik sistemlerin arkasındaki yazılmış kodları görüp onlara bilinç ve yaratıcılık isnat etmek gibi. Halbuki kod yazılır, bir yazanı olmadan var olamaz ki sonucunu var edebilsin. Bilgisayar ekranında veya bilişim sistemlerinde gördüğünün gerisindeki kodu gören ama kodu yazanı sorgulamayan hatta kodu yazanın olmadığını düşünen akıl ne kadar akılsa evrene bakıp da bu işleyişin var edicisini görmek istemeyen akıl da böyle bir akıl.

O hâlde insanın önce “niyet”i olmalı; baktığında görmeye, işittiğinde duymaya, aklettiğinde anlamaya. Güneş ne kadar aydınlatırsa aydınlatsın, ona sırtını dönen veya gözlerini kapayan biri için güneş yoktur, “Hani nerede, olsaydı görürdük!” bile diyebilecektir. Halbuki “niyeti olan” için güneşin varlığını bulmak ve bilmek için bizzat ona doğru bakmak, onu görmek gerekli değildir, varlığının etkileri o kadar ortadadır ki ondan daha âşikâr bir şey yoktur.

Öyleyse insanın görmek, işitmek ve anlamak için kendisini sadece hakikate açması yeterlidir. Bunun için de aklın selîm kalbin hizmetine sokulması gerekir. Gerçeği bulmaya, bulduğunda onun gereğini yapmaya hazır bir kalbin baktığında görmemesi, duyduğunda işitmemesi, düşündüğünde anlamaması mümkün değildir. O hâlde iman basittir, kolaydır, ulaşılabilirdir. Selim kalbin hizmetindeki aklın işletilmemesinden korkmaya hiç lüzum yoktur, böyle bir akıl sorsun, sorgulasın, şüphe etsin, araştırsın; günün sonunda varması gereken yere varacaktır. Ama kalp selim olmaktan uzaklaşır, başka niyetler ve hesapların içine girerse o zaman onun sorgusu ve şüphesi yıkıcı veya yıkmaya niyetli olacak ve doğru yoldan saptırıcı bir etkisi olacaktır. O zaman kabahat kimindir? Bilimsel gelişmelerin mi, inançsızların soruları ve attıkları şüphe tohumlarının mı, -sözde- bozulan zamanın mı, hız ve haz odaklı çağın mı? Yoksa niyetini bozan veya niyetine fesat karıştıran insanın mı? Mesele burada düğümlendiği için yaşanılan çağ ne kadar değişirse değişsin, bilim ve teknik ne kadar gelişirse gelişsin insan ile hakikat arasındaki ilişkinin mahiyeti geçmişten günümüze hiç değişmeyecektir; o hâlde soru basit: görmeye niyetin var mı?

 

 

 

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz