25 Ocak 2026 / 6 Şaban 1447

Müminin Öz saygısı: İman ve Öz güven İlişkisi

Prof. Dr. Ümit HOROZCU -İÜ İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı –

İnsanlık tarihi boyunca düşünürler, insanı ve onun varoluşunu anlamak adına büyük zihinsel çabalar sarf etmiştir. Aslında sadece düşünürler değil genel olarak her insan, fıtratı gereği birer araştırmacı gibi “İnsan ne ile yaşar, en temel ihtiyacı nedir, en temel motivasyonu nedir?” gibi soruların cevaplarını aramıştır. Bizler de din psikolojisi alanında mesai harcayan araştırmacılar olarak yaptığımız her çalışmada bir şekilde bu asıl ve öz soruların cevaplarını aramaktayız. İnsanın gerek üstün yanlarını gerekse zayıf yönlerini, neden-sonuç ilişkisi içinde araştırırken elde ettiğimiz verilere bakarak en temelde yer alan bu soruları tekrar tekrar soruyoruz.

Son yıllarda hem dünya genelinde hem de ülkemizde gündemi oldukça meşgul eden “Din gücünü ve etkisini kaybediyor mu?” sorusunun cevabını birçok alanda arıyoruz. İbadethanelerin doluluk oranlarından sosyal medyadaki dinî paylaşımlara; dinî eğitim veren kurumlara olan ilgiden deizm, ateizm ve agnostisizm gibi eğilimlerin seyrine; başörtüsü pratiklerinden tüketim alışkanlıklarına; psikolojik sorunlardan manevi bunalımlara kadar geniş bir sahayı titizlikle incelemeye gayret ediyoruz. Her bir çalışma, nihayetinde insanı anlama arayışımıza bir katkı sunuyor.

Özellikle son birkaç yıldır “dinden uzaklaşma” olarak isimlendirdiğimiz süreci okumaya yönelik çalışmalarda, epeydir ihmal ettiğimiz veya fark etsek bile üzerine etkili adımlar atamadığımız bir meselenin silüeti daha net belirdi. Dindarlığa ket vuran çok kritik bir sorun bu: düşük öz saygı problemi.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) risaletindeki temel vurgulardan birinin, Allah’a adanmış bir hayat olduğu ve O’nun dışındakilerin “ilahlaştırılmaması” gerektiği şüphesizdir. Bilhassa Allah’ın rızasını değil de diğer insanların bize dair izlenim, kanaat ve tutumlarını öz değerimizin temel belirleyicisi olarak görmemizin psikolojik ve manevi açıdan zedeleyici olduğu aşikârdır. Öyle ki “kaygı bozukluğu” diye ifade ettiğimiz sıkıntıların en önemli kaynağının bu “başkası merkezlilik” olduğunu bilimsel araştırmaların sonucunda açıkça gördük.

Sorunumuza dönecek olursak bilhassa gençlerin inanç merkezli hayattan uzaklaşmalarının, başörtülü olmak dâhil dindar görünmekten kaçınmalarının ve seküler yaşantılara yönelmelerinin temel nedeninin dinin hakikatine dair yeni tespitler olmadığını biliyoruz. Dinin hakikatinin bulunmadığına dair somut ve rasyonel kanıtların ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değildir. Bir başka ifadeyle İslam dinini batıl kılacak yeni bir bulguya ulaşılmış değildir. Kelamcıların asırlara varan tecrübeyle ortaya koydukları, dini savunan argümanlar geçerliliğini korumaktadır. Örneğin başörtüsünün İslam’ın emri olmadığını ortaya çıkaran yeni bir bulgu yoktur. Dinin özüyle ilgili bir sorun yoksa problemin gerçek kaynaklarını doğru okumak, dinin geleceği açısından hayati önem arz etmektedir.

Yazının başındaki “İnsanın en temel motivasyonu nedir?” sorusunu hatırlatarak toplumda yaygın olan algıların insan üzerinde çok güçlü bir etkiye sahip olduğunu zira insanın sosyal bir canlı olduğunu belirtmeliyiz. İnsan, sosyalleşmeden yaşayamayan ve ancak sosyal destekle hayatta kalabilen bir varlık olmanın yanı sıra “toksik” sosyal ilişkilerden de çok fazla zarar görebilen bir varlıktır. Bir başka anlatımla diğer insanlar, bizim hem ilacımız hem de zehrimiz olabilmektedir. İşte tam da bu nedenle İslam dini, bir taraftan koruyucu ve tedavi edici etkisi bulunan sıla-i rahmi farz kılarken diğer taraftan Allah’a yönelip mâsivâyı (Allah’tan başkasını) gönle hâkim kılmamayı salık vermektedir.

Biz de bu mihverden hareketle diyoruz ki: “Yaşadığımız bölgede, okuduğumuz okulda, çalıştığımız işyerinde, arkadaş çevremizde ve elimizden düşürmediğimiz cep telefonlarıyla her an ulaştığımız sosyal medyada karşılaştığımız malzemeler bizi etkilemektedir.” Din dışı, seküler, heva ve hevese yönelten, nefsi emmâreye hitap eden bu etkenlerin cazibesine kapılmamız; yaratılışımızda var olan sosyallikle doğrudan ilişkilidir. Karşılaştığımız mesajları belirli bir tekrarın ardından önce “zararsız” olarak algılıyor, devamında ise benimser hâle geliyoruz. Dahası, dinin bizzat gereği olan ortalama bir yaşantıyı bile “tutucu dindarlık”, “fazlaca sofuluk” veya “gereksiz çaba” olarak görmeye başlıyoruz.

Buradaki kritik etkenlerden biri, elbette bizim kendi inanç ve değerlerimize ne kadar inandığımız ve iştirak ettiğimizdir. Ne var ki herkes için “çok inanmak” ve “kuvvetle bağlanmak” tek başına koruyucu olamıyor. Nefsi emmârenin ve sosyal kodların etkisi, bilişsel sağlamlığımızı erozyona uğratabiliyor hatta yok edebiliyor.

Bu durumda, çocuklarımızın zihinsel inşaları kadar psikolojik inşalarına da ciddi yatırımlar yapmamız gerekiyor. Gemimizin fırtınalı havada yüksek dalgalara mukavemet edecek cevhere sahip olması yahut binamızın kötü zeminde bile olsa yüksek şiddetteki sarsıntıya dayanacak malzeme ile inşa edilmesi şarttır. Bu cevher, bu malzeme, bu çekirdek; şüphesiz ki imanımızı perçinleyen öz güven ve öz saygıdır.

Araştırmalarımız sadece duygularımızın değil düşüncelerimizin de bu psikolojik tabana oturduğunu gösteriyor. Öyle ki dinî şüphe ve sorgulamalar, genellikle sosyal karşılaşmaların ve psikolojik sarsıntıların arkasından başlıyor. Birçok genç, psikolojik sorunların etkisiyle dinlerini sorguluyor ve gerçekçi bir yargılama yapmadan dinden uzaklaşıp gidiyor. Bunun tersine, şüphe ve sorgulama kaosunu yaşayan birçok kimse ise psikolojik rahatlamanın (öz saygının onarılmasının) ardından düşünsel çıkış yollarını da buluyor.

Çocuklarımızın bedensel gelişimlerine yaptığımız yatırımı benlik saygılarına da yapabilirsek verdiğimiz eğitim ve kazandırdığımız dini bilgiler, sadece ortamın ve etraftaki kalabalıkların bizden farklı olması nedeniyle heba olup gitmeyecektir. Gençler karşılaştığı her fikrin peşinden sürüklenmeyecek, nefsine hoş gelen her uyarıcının cazibesine kapılmayacaktır.

Geriye son bir sorunun cevabı kalıyor: “Çocuklarımızı nasıl öz saygılı yetiştirebiliriz?”

Aslında bu sorunun cevabı ile “Neden algılara bu kadar çabuk teslim oluyoruz?” sorusunun cevabı örtüşüyor. Her iki soru da bizi, ebeveynlerin çocuklara yönelik tutum ve davranışlarına yönlendiriyor. Çocukları “El alem ne der!” putuyla terbiye etmemeliyiz.

Bunun yerine; ayıbın, günahın ve utanılacak olanın diğer insanlara karşı değil Allah’a karşı yapılan hatalar olduğunu anlatmalı ve bu düsturla yaşayarak onlara örnek olmalıyız. Aynı şekilde onayı ve rızası kazanılması gereken mercinin diğer insanlar değil Allah olduğunun idraki içinde olmalıyız. Bunu yapmanın bizi diğerlerine ilgisiz ve saygısız kılacağından endişe etmemeliyiz. Çünkü iyi bir dindarlık, Allah’a olan sevgi ve saygının yanı sıra diğerlerine karşı da en ideal davranışları sergilememizi sağlayacaktır.

Vesselam…

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz