Derya Uğraş Buturak
“Sizden öncekilerin yaşadıklarını yaşamadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Bakara, 214) ayeti; imtihanın yalnızca belli bir döneme ait olmadığını, önceki toplumların yaşadığı zorlukların, sınanmaların ve sabır süreçlerinin kıyamete kadar gelecek insanlar için de geçerli olduğunu hatırlatır. Yani bu yol, sadece geçmişte yürünmüş ve bitmiş bir yol değildir. Ancak bu ayete başka bir açıdan bakıldığında “sizden öncekiler” ifadesi insanın en yakın geçmişine de kapı aralar. Bu bakışla düşünüldüğünde ayet; annemizden, babamızdan, dedelerimizden bize aktarılan mirası da hatırlatır. Çünkü insan hayata yalnızca kendi yaşadıklarıyla değil kendinden önceki nesillerin taşıdığı inanç duruşları, değerleri ve hayata bakışlarıyla da başlar.
Bu ayet, insanlık tecrübesinin kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığına dair güçlü bir hatırlatmadır. İman yalnızca öğrenilen bir bilgi değil; yaşanan, hissedilen ve taşınan bir hâldir. Modern bilimde epigenetik olarak adlandırılan kavram, yaşananların genlerin çalışma biçimini etkileyebildiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, iman ikliminin anne karnından itibaren çocuğun ruh dünyasına nasıl yansıdığını anlamamız açısından önemlidir.
Anne-babanın hayata bakışı, teslimiyeti, ahlaki duruşu ve iç dünyasındaki denge; çocuğun iman algısının ilk yapı taşlarını oluşturur. Henüz kelimeler yokken bile hâller konuşur. Bir annenin sabrı, bir babanın tevekkülü çocuğun kalbine sessizce yerleşir.
İman, insanın içindeki en büyük kahramandır. Çünkü iman, kötülüklerden koruyan görünmez bir kalkandır. Allah’a iman eden insan, gücü tükenen kaynaklardan değil gücü bitmeyen bir Kudret’ten beslenir. Mevki, makam, para ve haz geçicidir. Onlara bağlanan güç de geçicidir. Oysa Allah’a sığınan bir kalp, her seferinde yeniden güç kazanır.
Meleklere iman, yalnız olmadığımızı hatırlatır bizlere. Her davranışın görüldüğünü ve kaydedildiğini bilmek, korkudan ziyade edep ve sorumluluk bilinci kazandırır. Bu bilinç, iç denetimi güçlendirir.
Kitaplara iman, insanı bilgiyle güçlendirir. Kur’an’ı okumak ve onun ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmak, insanın kalbinde sağlam bir zemin oluşturur.
Peygamberlere iman, geçmişin tecrübelerinden ibret almayı öğretir. Onların izlediği yollar, insanın hayatını kolaylaştıran bir rehber olur.
Kadere iman, keşke yükünden kurtulmayı sağlar. Başımıza gelenlerin Allah’tan geldiğine inanmak, olayları inkar etmek değil onlarla sağlıklı bir bağ kurabilmektir.
Ahirete iman ise büyük bir adalet duygusunu kalbe yerleştirir. Dünya hayatının geçici olduğunu bilmek, zorluklar karşısında sabrı besler.
Çocuklar düştüklerinde önce ebeveynlerinin yüzüne bakarlar. Ebeveynin yüzündeki ifade, çocuğun yaşadığı duruma verdiği tepkiyi belirler. Aynı durum iman için de geçerlidir. Anne-babanın hayata bakışı, çocuğun Allah algısının aynasıdır.
Peygamber Efendimizin (s.a.s) “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar.” hadisi, her çocuğun kalbinde iman cevheri bulunduğunu bize hatırlatır. Bu cevher, doğru ortamda parlar; ihmal edildiğinde ise gizli kalır.
Çocuklar imanı bilgiyle değil hisle öğrenir. Bu yüzden küçük yaşlarda anlatılan hikâyeler, oynanan oyunlar ve yapılan canlandırmalar çocuğun inanç dünyasında çok güçlü izler bırakır. Çocuk bir kıssayı dinlerken “ne oldu?”dan çok “kim nasıl davrandı?”ya odaklanır. Kahramanla bağ kurar, onu örnek alır ve yavaş yavaş kendi iç dünyasında bu değerleri büyütmeye başlar.
Ancak burada çok önemli bir nokta var: Çocuklara anlatılan her kıssa, her peygamber hikâyesi çocuklara uygun değildir. Özellikle on yaşından önce çocukların, peygamber kıssalarındaki tüm ayrıntıları bilmesi gerekmez. Çünkü çocuk; olayların arka planını değil gördüğünü ve duyduğunu, olduğu gibi zihnine alır. Korku, helak, ceza gibi sahneler çocuğun dünyasında yanlış anlamlara ve kaygılara yol açabilir.
Bu yüzden çocuklara peygamberleri anlatırken olaylardan çok karakterleri öne çıkarmak gerekir. Mesela Hz. İbrahim anlatılırken onun tek başına kalsa bile doğru bildiğini savunması, inandığı değerlerin arkasında durması çocuğun dünyasında çok kıymetli bir örnek olur. Hz. Eyyüp’ten sabrı, vefayı ve Allah’a güvenmeyi; Hz. Nuh’tan ise verilen görevi kararlılıkla yerine getirmeyi ve emredileni yapmanın huzurunu öğrenmesi yeterlidir.
Aksi hâlde çocuğun imanını güçlendirelim derken yaşına uygun olmayan anlatımlarla, ağır söylemlerle ve korku diliyle çocukları din yorgunu hâline getirebiliriz. Oysa iman; çocuğun kalbinde yavaş yavaş büyüyen, güvenle beslenen bir duygudur. Bu yüzden hikâyeler, kıssalar ve oyunlar çocuğun yaşına, dünyasına ve duygusal kapasitesine uygun seçilmelidir.
Peygamberler elbette her yaşta anlatılabilir fakat her yaşın alacağı mesaj farklıdır. Çocuk doğru şekilde, doğru içerikle ve doğru dille buluştuğunda iman; korkutan değil güçlendiren, uzaklaştıran değil yakınlaştıran bir bağa dönüşür. İşte sağlam ve kalıcı iman da tam olarak böyle bir zeminde filizlenir.