Prof.Dr.Yasin Pişgin-İlahiyatçı-
Beslenme, insanın temel yaşam aktivitelerinin başında gelmektedir. insan hayatını bütün yönleriyle kuşatan Kur’an ve onun açılımı olan sünnet, bu konuya özel bir önem vermiş ve beslenmenin mahiyeti ve hedefi konusunda bir takım esaslar belirlemiştir. Çünkü Kur’an ve sünnete göre beslenme, ubudiyet için yaratılmış olan insanın en büyük mazhariyeti olan yaşam nimetinin temelini teşkil eder. Bunun yanı sıra beslenmeye konu olan gıda maddelerinin helal veya haram, temiz veya pis olması bakımından taşıdığı değerin insan şahsiyeti üzerinde olumlu ya da olumsuz derin izler bıraktığı ve insanın ruhi duygu ve duruşlarıyla yeme-içmenin miktar ve sıklığı arasında kuvvetli bir ilişkinin bulunduğu psikolojinin tespit ettiği bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.
Beslenmenin Anlamı ve Gayesi
Hayat, kulluk görevini gereği gibi yerine getirebilmesi için insana verilen nimetlerin en değerlisidir. Çünkü yaratılış amacını gerçekleştirebilmesi için insana bahşedilen diğer nimetlerin varlığı ancak hayat nimetinin selamet ve bekası ile mümkündür. Yaşamın sağlıklı bir şekilde devam etmesi için yapılması gereken en öncelikli ve en temel eylem ise beslenmedir.
Bu durum şu ayetle açıkça ifade edilmiştir:
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin…” (Bakara, 2/172)
Ayrıca beslenmenin ibadetle doğrudan ilişkisi şu ayette görülmektedir:
“Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin ve salih amel işleyin.” (Mü’minûn, 23/51)
İnsan, Allah’a kullukla sorumlu olan bir varlıktır. Bu sorumluluğu gereği gibi yerine getirebilmesi için Allah ona pek çok özellik lütfetmiş ve onu diğer varlıklara üstün kılmıştır. Kulluk vazifesini gerçekleştirmesi için insana verilen nimetlerin başında şahsiyet gelmektedir.
Fıtri ve kesbî yönleri ve çift kutuplu yapısı ile olumlu ve olumsuz özelliklere ev sahipliği yapan şahsiyet, içinde bulunduğu psikolojik ve sosyolojik süreçlere göre yapılanma kabiliyetine sahip olup insana ait davranış ve eğilimlerin kökenini oluşturur. Şahsiyet yapılanması; maddi ve manevi yaşantının seyri içinde tedricen oluşan, genetik ve çevresel faktörlerle de beslenen karmaşık bir sürece sahiptir.
Beslenme- Şahsiyet İlişki
İnsanın manevi yaşantıdan ve bu yaşantının ona sağlayacağı olanaklardan kopması insan yaşamının pek çok alanını özellikle de beslenme faaliyetini derinden etkiler. Çünkü yeme davranışı psikolojik olarak incelendiğinde yalnızca beslenme olayını ifade etmemektedir. Ruhsal durumla yemek seçimi, yeme miktarı ve yeme sıklığı arasında fizyolojik ihtiyaçlardan bağımsız bir ilişki mevcuttur. İnsanda yeme davranışının korku, neşe, üzüntü, öfke gibi farklı duygulara göre değiştiği yaygın kabul görmektedir. Ruhi durumla bağlantılı olan yemek yeme davranışı emosyonel yeme olarak tanımlanmaktadır. Sıkıntı, depresyon ve yorgunluk gibi normal duygu yapısının bozulduğu zamanlarda yeme miktarında artma; korku, gerilim ve acı sırasında azalma olduğu; öfke, depresyon, sıkıntı ve yalnızlık gibi negatif duygusal durumlarda emosyonel yeme davranışının ortaya çıktığı bildirilmektedir. Manevi değerlerden uzaklaşma ile baş gösteren ve uzaklaşma oranında şiddetlenen tatminsizlik hâlinin boy gösterdiği ilk saha beslenmedir. Giderilmeyen manevi açlık oral yoldan doyum aramaya sebep olur. Öyle ki kişi maddi açlık ile manevi açlığı birbirinden ayıramaz hâle gelir, yemekler aracılığıyla avunur.
İnsandaki aşırı hırs, bencillik, yalnızlık ve terk edilmişlik hissi, depresyon, fobiler, sabırsızlık, karamsarlık ve bağımlılık gibi olumsuz karakter unsurları oral eğilimlere yani kontrolsüz yeme düşkünlüğüne, o da obeziteye ve şişmanlığa kapı aralar.
Ruhi boşluğun sebep olduğu aşırı yeme ve şişmanlık, insanın benlik algısı üzerinde de derin hasarlar bırakır. Kişi; aşırı kilosu sebebiyle kendini beğenmeme, sevmeme, değersizlik, huzursuzluk, hoşnutsuzluk, yeteneksizlik, bağımlılık, kendine güvenmeme ve saygı duymama gibi olumsuz duygulara sürüklenir. Bu duygular insanın kendi kendine saygı duyması ve kendi kendinin farkında olması anlamına gelen benlik saygısının önündeki en büyük engellerdir.
Bu bağlamda insanı olumlu şahsiyet özellikleri ve ahlaki erdemlerle donatmayı hedefleyen tasavvuf ilminin serlevha düsturu olan “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözü de bu hakikati ifade etmesi bakımından oldukça anlamlıdır. Çünkü öz saygı, öz bilincin temelidir. Görüldüğü üzere beslenme; sebepleri, yapısı ve sonuçları itibariyle basit ve sıradan bir biyolojik faaliyet olmayıp aynı zamanda kökleri insanın manevi derinliklerine kadar uzanan, insanın ruhi duruş ve duyuşlarıyla organize olan ve insan karakteri üzerinde direkt etkiler gerçekleştiren psikolojik bir faaliyettir. Kur’an ve sünnette beslenme ile ilgili emir ve tavsiyeler incelendiğinde beslenmenin bio-psişik niteliğe sahip olan bu yönüne de dikkat çekildiğini görmekteyiz. Kur’an’da helal ile beslenme, israf etmeme ve üçüncü şahısların haklarını ihlal etmeme emirlerinin kökeninde besin maddelerinin taşıdığı ya da onlara atfedilen manevi değerler yatmaktadır. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in sünnetinde yemeğin başlangıcında Allah’ı anmanın, sonunda O’na hamdetmenin ve yeme esnasında yemeğin Allah’ın insana kulluğunu gerçekleştirmesi için lütfettiği bir nimet olduğunu düşünmenin teşvik edilmiş olması hatta Allah Rasulü’nün yeme esnasında Allah’a dayanıp güvenmeyi özendirmesi, beslenme olgusunun söz konusu psikolojik boyutunu yapılandırmak için ortaya konmuş temel prensiplerdir.
Dolayısıyla yeme duygusunun denetlenmesinin, insanı olumsuz şahsiyet özelliklerinden arındıracağını ve olumlu şahsiyet özelliklerine sahip kılacağını söyleyebiliriz. Bu bakımdan tasavvufta tehzib-i ahlak ve seyr-i sülûk yolunda salikin hedefine ulaşabilmesi için bir metot olarak ortaya konulan ve cihad-ı ekber olarak isimlendirilen riyazet yönteminin en önemli unsurlarından biri, hiç şüphesiz, az yemek ve helal beslenmektir. Tasavvufi bir terbiye metodu olarak az yemek; iç aydınlanmanın ve hikmete ulaşmanın temel dinamiği, ruhun en önemli gıdası ve yoğunlaştırılmış riyazet eğitimi olan halvetin rükünlerinden biridir. Çünkü önde gelen sufilere göre hikmet, dolu midede bulunmaz.
Şu halde ilim, hikmet ve uhrevi yöneliş helal lokmadan kaynaklanır. Mevlana’nın ifadesi ile “Aşk ve rikkat, helal lokmadan meydana gelir.” Eğer yenilen bir yiyecekten dolayı haset, hile, isyan, cehalet ve gaflet meydana geliyorsa bu durum; o lokmanın haram olmasından kaynaklanıyor demektir. Lokma, tohum gibidir. Onun meyvesi fikirlerdir. Lokma bir deniz gibidir. Onun incisi düşüncelerdir. Helal lokmadan Allah’a yakınlık ve itaat duygusu oluşur.
İslam’ın şartlarından biri olan orucun öncelikli olarak yeme, içme, cinsellik ve diğer dürtüleri terbiye eksenindeki hikmeti de buradan kaynaklanmaktadır.
Sonuç
Kur’an ve sünnet perspektifinde beslenme, insan şahsiyetinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Helal ve temiz gıdalarla beslenmek, ölçülü davranmak ve beslenmeyi kulluk bilinciyle gerçekleştirmek, insanın hem beden hem de ruh sağlığını olumlu yönde etkilemektedir.
Buna karşılık haram ve zararlı gıdalarla beslenmek, aşırı tüketim alışkanlıkları edinmek ve beslenmeyi bilinçsiz şekilde gerçekleştirmek, insan şahsiyetinde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu nedenle beslenme, yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda insanın ahlaki ve manevi gelişimini belirleyen temel bir unsurdur.
İnsan maddi ve manevi yönü olan bir varlıktır. Onun bu iki boyutu arasında çok kuvvetli bir etkileşim söz konusudur. Hz. Peygamber, hadislerinde bu etkileşime dikkat çekmiş ve insanın olumlu ve olumsuz fiillerinin kalp dünyasında bir karşılığının olduğunu belirtmiştir. Bu bakımdan beslenme helal olup olmaması ve Allah Rasulü’nün koyduğu prensipler ekseninde gerçekleşip gerçekleşmemesi bakımından insanın şahsiyet dünyasında kalıcı izler bırakmaktadır.