Namazın Şartları Ve Rükünleri
Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidir. Şart sözlükte; alâmet demektir. Terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Terim olarak rükün; bir şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer’î hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya “namazın farzları” başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları vardır.
Namazın Farz Olmasının Şartları
1) Müslüman olmak: Namaz Müslüman olan erkek ve kadın herkese farzdır. Küfür ehline namaz kılmak farz değildir.
Sonradan İslâm’a girenin, geçmiş namazları kaza etmesi gerekmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Resûlüm!) O inkâra/küfre sapanlara söyle: “(İnkâr ve düşmanlığa) son verirlerse, kendilerinin geçmiş (günah)ları bağışlanır. 8/ Enfal, 38
Hanefîlere göre, mürteddin geçmiş namazları kaza etmesi gerekmez. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise, mürteddin geçmiş namazlarını, bir ceza olmak üzere kaza etmesi gerekir.
Ehl-i küfrün yaptığı taat ve hayırlara gelince, eğer küfür üzere ölürse bunların âhirette kendilerine bir faydası olmaz.
Eğer daha önceden taat ve hayır işleyen imansız bir kimse sonradan İslâm’a girse, bunlardan ötürü sevap alır. Delil şu hadistir: “Hakîm b. Hızâm (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)’e şöyle sorar: “Bana, cahiliye zamanımda ibadet niyetiyle yaptığım işlerden haber ver. Benim için bunlardan ötürü sevap var mıdır?” Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: “Daha önceden işlemiş olduğun hayırlar üzerine Müslüman oldun.” Bu konuda sağlam görüş şudur: Münkir kimse sadaka vermek veya akrabaya iyilikte bulunmak gibi iyilikler yapsa, sonra da Müslüman olsa ve Müslüman olarak ölse, bunların hepsinin sevabı kendisi için yazılır.
2) Bülûğ çağına girmiş olmak: Henüz erginlik çağına ulaşmamış bulunan çocuklara namaz farz değildir.Ancak namaza alıştırmak için yedi yaşından itibaren erkek veya kız çocuklarına namaz kılmaları emredilir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
Ailene (ve ümmete) namaz kılmayı emret ve sen de ona sabırla devam et. 20/ Taha, 132
3) Akıllı olmak: Akıl İslâmî yükümlülüklerin dayanağıdır. Bu yüzden Hanbelîler dışında çoğunluk fakihlere göre, akıl hastasına namaz farz değildir.
Uyku halinde namaz kılmayan kimselere bu namazları kaza etmek farzdır.
Ayhali gören veya lohusa olan kadınların bu süre içindeki namazları düşer. Bunları daha sonra kaza etmeleri gerekmez. Hatta lohusalık hâli; darp, ilâç ve benzeri sebeplerle meydana gelse de hüküm değişmez.
Namazın farz olmasına engel teşkil eden yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, aybaşı hâli ve lohusalık gibi özürler bir namaz vaktinin içinde ortadan kalksa, temizlendikten sonra bu namazın kılınması gerekir. Ancak akıl hastalığı, aybaşı hâli veya lohusalık gibi özürler, bir namaz vaktinde, namaz kılacak kadar bir süre geçtikten sonra ortaya çıksa, bu namaz o kimseye farz olmaz. Çünkü namazın farz olma sebebi, namazın edasının bitişik olduğu vakittir. Kişi namazını ilk cüzde eda etmezse, bir farz namaz sığacak kadar olan son cüzde edası artık kesinleşmiş olur. Çünkü bu vakit farzlığın sebebidir. Son cüzde özür ortaya çıkınca da farz düşmüş olur. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre ise, bu özürler namaz vakti içinde meydana gelirse, eğer vaktin başında temizlikle birlikte namaz kılacak kadar bir süre geçmişse, bu namazın kazası gerekir.
NAMAZIN FARZLARI
Namazın farzları on ikidir. Bunların altısı namazın dışında olup önceden yapılması gereken farzlardır. Bunlara “Namazın Şartları” denir. Altısı da namazın içindedir. Bunlara da “Namazın rükünleri” denir Namazın sahih olması için bu farzların yerine getirilmesi gerekir.
Namazın Şartları
Burada önce namazın şartları üzerinde duracağız:
- Hadesten Temizlenme
Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya “hades hâli” denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadesden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: . Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman (abdestli olun bunun için) yüzlerinizi, dirseklere kadar (dirsekler dahil) ellerinizi yıkayın, (ellerinizi yeniden ıslatıp) başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar da (topuklar dahil) ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin (boy abdesti alın).5/ Maide, 6
Farz, vacip, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.
Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur.
Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır.
- Necasetten Temizlenme:
Namazdan önce bedende sonra, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı yahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölüğünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlası ise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.
- Avret Yerini Örtmek:
Avret, sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer’î bir terim olarak; bakılması haram, örtülmesi farz olan uzuvlara “avret yeri” denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz.
Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi hâcetler dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır
Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır
Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka sarkan saçları dâhil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise namazda da bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında da avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür. Başka bir görüşe göre, hür kadının namazı, ayağının dörtte biri nispetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.
Avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile bu iki yer dışındaki “hafif avret” sayılan, uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kayıtsız olarak bir rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir. Bundan daha azının görülmesi ile namaz bozulmaz. Meselâ; bir kimsenin karnının veya uyluğunun, makat yahut erkeklik organının yahut hayalarının, bir kadının saçlarından sarkan kısmın, yahut hayalarının yahut cinsel organının dörtte biri, bir rükün eda edecek kadar açık kalırsa namaz bozulur. Eğer açık kalma süresi bir rükün eda edecek süreden az olursa namaz bozulmaz. Düşen başörtüsünün hemen başa konulması gibi. Bazı fakihlere göre, but ile diz kapağı bir uzuv sayılır. Bu durumda, yalnız diz kapağının açılmasıyla namaz bozulmaz. Çünkü diz kapağı, bir uzvun dörtte birinden azdır.
Bir uzvun avret olması, tercih edilen görüşe göre, başkalarına göredir. Sahibine göre değildir. Başkaları tarafından görülemeyecek bir şekilde bulunması yeterlidir. Bu yüzden, bir kimse namaz kılarken geniş bulunan yakasından kendi avret yerini görecek olsa, bununla namazı bozulmaz. Fakat başkası görecek olursa bozulur.
Namazda bir uzvun dörtte birden fazlası, namaz kılanın kendi fiili ile açılsa, bir rükün eda edecek kadar bir süre beklemeğe gerek olmaksızın derhal namaz bozulur. Kadının başörtüsünü namazda iken kendisinin çıkarması gibi. Bu durumda başörtüsünü yeniden örtse de namazı geçerlilik kazanmaz.
Avret sayılan uzuvların birer parçası açılsa, açılan yerlerin toplamı, en küçük bir avret uzvunun en az dörtte birine eşit olsa ve açıklık süresi bir rüknü eda edecek kadar devam etse namazın sıhhatine engel olur.
Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa -bu, zemmedilmiş olmakla birlikte- namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir.
Şâfiîlere göre, vücut hatlarını belli eden böyle bir dar elbiseyle namaz kılmak kadınlar için mekruhtur, erkeklerin de böyle bir giysiyi terketmesi daha uygundur.
Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse oturarak ve ayaklarını kıble tarafına uzatarak îmâ ile namazını kılar, faziletli olan budur. Çünkü bu durumda fazlaca kapalı bulunur. Avret yerinin bir bölümünü örtecek bir şey bulunursa, önce galîz avret sayılan ön ve arka taraflar örtülür, sonra erkeklerde butlar, daha sonra dizler örtülür. Kadınlarda ise, butlardan sonra karınlar, arkalar ve daha sonra dizler ve sırasıyla diğer uzuvlar örtülür.
- Kıbleye Yönelmek:
Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde Müslümanların kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksâ idi. Medine döneminde inen şu âyet-i kerime ile kıble, Mekke’deki Ka’be-i Muazzama’ya çevrildi.: “(Resûlüm!) Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Bu (emir), Rabbinden (gelen) mutlak bir gerçektir. 2/ Bakara, 149
Ka’be, Mekke’deki bilinen binadan ibâret değildir. Belki bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Ka’be-i Muazzama’nın yanında veya içinde bulunanlar, bunun her hangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe’nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.
Kıbleden başka tarafa yönelerek kılınacak farz, nâfile veya cenaze namazı ile tilâvet secdesinden hiçbirisi caiz olmaz. Namazda özürsüz olarak kasten kıbleden başka tarafa yönelmek küfrü gerektirir.
İslâm bilginleri Kâbe’yi gören herkesin, Kâbe’nin bizzat kendisine yönelmesinin farz olduğunda ittifak etmişlerdir.
Kâbe-i Muazzama’dan uzakta bulunanların tam Kâbe’ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, belki Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir.
Eğer kıblede Kâbe’nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescitte uzun bir safın sadece Kâbe’nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.
İmam Şâfiî’ye göre ise, Mekke’de bulunmayan kimseye, kıbleyi Kâbe’nin kendisine isabet ettirmek farzdır.
Kıble’nin hangi tarafta bulunduğunda şüphe eden kimse, soracak birisini de bulamazsa, çevre şartlarına göre kıbleyi belirlemeye çalışır ve kanaat ettiği tarafa yönelerek namazını kılar. Kıble hakkında bilgisi olan kimseyi bulan kişi onun verdiği habere uyar. Çünkü başkasının verdiği haber, içtihat etmekten daha kuvvetlidir.
Mescidlerin, camilerin mihrapları Kâbe yönünü göstermektedir. Eskiden kalma bir mihrap olunca Kâbe yönünü araştırmaya gerek kalmaz.
Namaz içinde kıble tarafına dönülünce, Kâbe’ye niyet edilmesi meselâ; “Döndüm kıbleye veya Kâbe’ye” denilmesi sağlam görüşe göre gerekli değildir. Başka bir görüşe göre, Kâbe’ye niyet gerekir.
Bir kimse hastalık sebebiyle kıbleye dönemediği ve kendisini döndürecek kimse bulunmadığı veya hasta olmadığı halde düşman veya yırtıcı hayvan korkusu sebebiyle kıbleye dönemediği takdirde, gücü yettiği tarafa doğru namazını kılar. Çünkü yükümlülükler gücün yetmesiyle sınırlıdır.
Yolcunun, binek üzerinde nâfile ve müekked sünnetleri kılması mümkün ve caizdir. Ancak sabah namazının sünneti bundan müstesnadır.
Farz namazlar ile vitir ve adak namazları ve cenaze namazının binek üzerinde özürsüz olarak kılınması caiz değildir. Çünkü bunda bir güçlük bulunmamaktadır.
Yerin çamurundan dolayı bineği üzerinde namaz kılan kimse, yol arkadaşlarından ayrılmak korkusu bulunmayınca, bineği durdurup, kıbleye yüz tutarak namazını kılar. Ancak yer çamurlu olmayıp da yalnız ıslak olsa, hayvan üzerinde farz namaz kılınamaz, yol arkadaşlarından ayrılmak gibi bir tehlike olmadıkça yere inilmesi gerekir. Namaz, hayvanın üzerinde bir özür sebebiyle kılındığı takdirde, gücü yeten tarafa yönelerek kılınabilir. Fakat kıble yönüne doğru yürüyen bir hayvanın üzerindeki kimsenin namazı, o hayvanın kıble yönünden bir rükün edâ edecek kadar dönmesiyle bozulur.
Kıble yönünde şüphe edip de, yanında soracak biri bulunmayan kimse araştırmada (taharri) bulunur. Delil, emâre, yıldız ve rüzgâra bakarak kıbleyi tayine çalışır. Kanaat getirdiği bir yöne doğru namazını kılar. Namazı bitirdikten sonra, kıble yönünde yanıldığını anlasa da, artık o namazı iade etmesi gerekmez. Fakat daha namaz içinde iken, kıble yönünü anlasa, o yöne döner, namazını tamamlar. Yeniden kılması gerekmez. Bu şüphe; şehir içinde kırsal kesimde, gündüz veya karanlık gecede olsun hüküm değişmez. Böyle bir kimsenin kapı kapı dolaşarak kıble yönünü sorması gerekmez.
Bir kimse kıble yönünde şüphe etse, yanında kıble yönünü bilen birisi olduğu halde, ona sormaksızın kendi araştırmasına göre bir tarafa yönelerek namazını kılsa, kıble yönüne isabet etmişse namazı sahih olur. Kıble yönüne isabet etmemişse sahih olmaz. Gözleri görmeyen kimse hakkında da hüküm böyledir.
Kıble yönünde şüphe eden kimse araştırma yapmaksızın namaza başlayıp, namaz sırasında kıbleye isabet etmiş olduğunu anlasa bile namazını iade eder. Çünkü tam kanaat üzere kılacağı geri kalan rek’atleri, şüpheli olarak kıldığı rek’atler üzerine bina edilemez. Ancak namazını bitirdikten sonra anlarsa iade gerekmez. Çünkü hepsi bir halde kılınmış olur. İmam Ebû Yusuf’a göre her iki durumda da iade gerekmez.
Kıble yönünde şüphe edip, araştıran kimse, kanaatinin aksi bir tarafa yönelerek namazını kılsa sahih olmaz. Bu durumda kıbleye isabet etmiş olsa bile namazı iade etmesi gerekir. İmam Ebû Yusuf’a göre, isabet etmiş ise artık iade gerekmez.
Kıblenin yönü konusunda farklı görüşte olan kimseler, namazlarını tek başına kılarlar. Çünkü cemaatle kıldıkları takdirde, imama aksi kanaatte bulunanın namazı sahih olmaz.
Gemi içinde namaz kılan kimse, gücü yeterse kıbleye doğru yönelir, geminin yönü değişirse namaz kılan da yönünü kıbleye çevirir. Ancak başlangıçta araştırma ile kıble belirlendikten sonra, namazda geminin hareketlerini izleme imkânı olmasa, namazını ilk durduğu kıble yönüne doğru tamamlar.
Mescitte namaz kılarken, abdestinin bozulduğu zannı ile kıbleden ayrılsa, daha sonra abdestinin bozulmadığını anlasa, Ebû Hanîfe’ye göre namazı bozulmuş olmaz. Ancak mescitten çıkmış olursa, özürsüz olarak mekân değişikliği nedeniyle namazı bozulmuş olur.
Nâfile namazlar ise şehir dışında, bir özür bulunmasa da hayvan üzerinde istenilen yöne doğru kılınabilir. Ebû Yusuf’a göre nafile namaz şehir içinde de kerahetsiz olarak hayvan üzerinde bu şekilde kılınabilir. İmam Muhammed’e göre ise, şehir içinde bu şekilde istenilen yöne doğru kılınmasında kerâhet vardır. Şehir dışından maksat, yolcunun namazını iki rek’at kılmaya başlayacağı yerden ibarettir.
Günümüzde hayvanların yerini nakil araçları almıştır. Bu hükümler nakil araçlarında yolculuk yapmakta olanlar için de geçerlidir.
Sonuç olarak Müslümanların bütün namazlarda, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeleri, aralarındaki birliğin, nizam ve intizamın, ortak ibadet neşvesinin ifadesidir.
- Vakit:
Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Bu namazların muayyen olan vakitlerini bilmek ve bu vakit içinde bu namazları kılmak gerekir. Vaktinden önce kılınacak farz namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur
- Namazlara Ait Niyetler:
Niyet etmek namazın şartlarındandır. Niyet bir azim ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir. Terim olarak niyet; Allah’a yakın olmak maksadı ile bir ibadeti yapmaya kalben azmetmektir. Namaz konusunda niyet ise; Allah Teâlâ için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir
Bir amelde gösteriş öğülme veya takdir toplama ve benzeri şeyler kastedilmeksizin yalnız Allah’ın rızasının gözetilmesi ihlâs olup, ibadetin yalnız Allah’a tahsis edilmesidir
Niyet hâlis olmalı, yapılacak bir ibadet şuurlu bir halde yapılmalıdır. Amelde yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızası gözetilmeli, gaflet içinde bulunmamalıdır.
Niyet kalbe aittir. Bununla birlikte, niyetin kalb ile yapılıp, dil ile söylenmesi daha uygundur. Meselâ; bir kimse, başlayacağı bir namaza kalb ile niyet edip, dil ile birşey söylemese, o namazı yine caiz olur. Ancak, kalb ile niyet etmekle birlikte; “Şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim” demesi daha iyidir. Bu şekilde niyet, tercih edilen görüşe göre müstehaptır. Çünkü burada, dil kalbe yardımcı olur.
Farz namazlarda veya vitir, tilâvet secdesi, adak namazı ve bayram namazları gibi vacip bir namazda, bunların belirlenmesi gerekir. Nitekim namazları kaza ederken de hem vaktin hem de, ilk veya son kazaya kalan şeklinde günün belirlenmesi gereklidir. Meselâ; “Bugünkü sabah namazının farzına veya cum’a namazına veya vitir yahut bayram namazına” diye niyet edilir. Genel anlamda “Farz namaza” diye niyet etmek yeterli değildir. Çünkü bununla namaz belirlenmiş olmaz. Fakat vakit içinde “bu vaktin farzını kılmaya” diye niyet edilmesi yeterli olur. Rek’atlerin miktarını zikretmek gerekmez. Ancak cum’a bundan müstesnadır. Onu vaktin farzı niyetiyle kılmak yeterli olmaz. Çünkü asıl, vakit cum’anın değil, öğle namazınındır.
Nâfile namazlarda; “Niyet ettim, şu vaktin ilk sünnetini veya son sünnetini kılmaya” denilir. Bununla birlikte, nâfilelerde mutlak niyet etmek de yeterlidir. O namazın müekked veya gayri müekked sünnet olduğunu yahut rek’atlerini tayin etmek gerekmez. Yalnız teravih namazı için; “Teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim” demelidir. İhtiyata uygun olan budur.
Bir kimse, cemaatle namaz kılmakta olan bir topluluğa yetişse, bu namazın farz namaz mı yoksa teravih namazı mı olduğunu bilmese, farza niyet eder. Eğer bu cemaat, farz kılmakta iseler namaz sahih olur. Eğer teravih kılmakta iseler, onun kılacağı namaz nafile olur. Yatsı namazından önce kılınmış olacağı için teravihten sayılmaz.
Niyet ile tekbir arasına, namaza aykırı bir fasıla girmeksizin, niyetin namaza bitişik olması gerekir. Bu fasıla, namazda yapılması uygun olmayan yemek,içmek ve konuşmak gibi şeylerdir. Fakat arada abdest almak, mescide yürümek gibi namaz ile ilgili bir fasıla olursa bunun zararı bulunmaz. Bir kimse namaza niyet edip sonra abdest alsa yahut mescide yürüse ve mescitte tekbir alıp imama uysa, fakat yeniden niyetlenmese, araya namaza aykırı bir fasıla girmediği için önceki niyet yeterli olur. Namaz sırasında abdesti bozulan kimsenin, abdest alarak yetiştiği yerden namaza devam etmesi de böyledir.
Niyetin iftitah tekbirine yakın olması menduptur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Başka bir görüşe göre ise, tekbirden sonra Sübhaneke’den veya Eûzü’den önce yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.
Şâfiîlere göre, niyetin namazla ilgili işlere yakın olması ve iftitah tekbirinden önce yapılması şarttır.
Edâ niyetiyle kaza ve kaza niyetiyle eda caizdir. Bir kimse, bir vakit içinde iki farz namaza niyet etse, içinde bulunulan vaktin namazı sahih olur.
Bir kimse bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlasa, sonra nafile kılıyormuş gibi zan ile namazı tamamlasa, bu namaz farz yerine geçer. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.
Bir kimse nâfileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra, farza niyet edip, yeniden tekbir alsa farza başlamış olur. Aksi de böyledir. Meselâ; farza niyet ederek başlayan kimse, bir rek’at kıldıktan sonra, başka bir farz veya nâfileye niyet ederek yeniden tekbir alsa, önceki namazını bozmuş, sonraki niyetine göre namaza başlamış olur.
Namaz kılan kişi yalnız başına kılıyorsa, farz veya vacip türünü tayin eder. Eğer nâfile ise, namaza niyet etmesi yeterli olur. Bu kimse namaz içinde iken imama uymaya niyet ederek diliyle yeniden tekbir alsa önceki namazını bozmuş, imama uymuş olur.
İmama uyan kimsenin, kılacağı namazı belirlemeksizin, mutlak olarak; “İmama uydum” diye niyet etmesi, tercih edilen görüşe göre yeterli değildir. “İmam ile birlikte namaz kılmaya niyet ettim” sözleri de böyledir. Çünkü bunda namazı belirleme yoktur.
Bir kimse, imamın tekbirinden önce, hatta imam, Allah veya tekbir sözlerini bitirmeden namaza başlarsa, imama uymuş olmaz. Fakat ikinci defa tekbir alırsa, bununla imama uymuş olur.
Cemaatin imama uyma niyeti, imamın “Allahu Ekber” diye namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş ve ondan önce tekbir alma ihtimali kalmasın. Bu, Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in görüşüdür.
Ebû Hanifeye göre, cemaatin tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır. Çünkü bunda, ibadete hemen başlama fazileti vardır. Bu duruma göre, niyetin önce olması gerekir. Bununla birlikte imam daha Fatiha Suresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.
Cemaatin, kendisine uyduğu imamı tanıması şart değildir. Ancak isim zikrederek belirlediği imama uyduktan sonra, imamın başka birisi olduğu anlaşılsa, bu uyma geçerli olmaz. Çünkü bu, kayıtlanmış niyettir.
Bir imamın erkek cemaate imam olmak için niyet etmesi şart değildir. Fakat imam olan kimsenin kadınlara imamlık etmeye niyet etmesi şarttır. Aksi halde, kadınların böyle bir imama uymaları geçerli olmaz. Bu yüzden bir imam; “Ene imâmün limen tebianî (Ben, bana uyanlara imamım)” diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler.
Namazın Rükünleri
Namazın rükünleri altıdır
Namaz kılan kişinin ayakta ve kendisinin işitebileceği kadar bir sesle “Allahu Ekber” demesine “iftitah tekbiri” (Allah’ı ta’zime başlama) veya “tahrime” denir. Bu tekbirle namaza girilmiş ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri namazın önünde bulunması sebebiyle şarta benziyorsa da, rükünlere bitişik olması yüzünden, o da bir rükün sayılmıştır.
Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için arapçadır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.
Allah Teâlâ’yı yüceltme anlamı taşıyan “Allahu’l-Kebir”, “Allah kebîr” veya yalnız “Allah” denilmesi de farz için yeterlidirAncak, “Allahümmağfirlî (Allah’ım beni bağışla”), “Estağfirullah (Allah’tan bağışlanmamı istiyorum)”, “Eûzubillah (Allah’a sığınıyorum)” veya “Bismillah (Allah’ın adı ile başlıyorum)” gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz.
Ekber yerine “ekbâr” veya Allah yerine “Âllah” şeklinde uzatarak okumak mânâyı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş da namazı bozar. Ekber’in “kâf”ını yumuşak okuyarak “egber” denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rukû halindeki imama uyan kimse “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını ise rukûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rukûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rukû halindeki imama uyan kimse “Allah” lafzını ayakta “ekber” lafzını ise rukûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rukûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder.
Ebû Hanîfe’ye göre, Arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ;
Doğrusu, hem (günahlardan) temizlenen hem de Rabbinin adını (tesbih, tehlîl ve tekbirle) anıp namaz kılan mutluluğa/kurtuluşa ermiştir.87/ A’lâ,15
Bu kişi de Allah’ı anmıştır. Ancak Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şâfiî (r.anhüm)’ye göre, bir kimse Arapça telaffuzu güzel yapamaması halinde başka dilde tekbir getirebilir. Eğer Arapçayı güzel telaffuz edebiliyorsa, başka dilde tekbir alması yeterli değildir.
Tekbir niyetten sonra alınmış olmalı ve imama uyan kimsenin tekbiri imamın tekbirinin önüne geçmemelidir.
- Namazda Kıyam:
Gücü yetenin farz namazda ve vitir veya adak gibi vacip namazlarda ayakta durması bir rükündür. Bu yüzden ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vacip namaz caiz olmaz. Rükünler farz olduğu için onlara uymak gerekir.
Hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rukû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturduğu halde kılamaz.
Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar başka türlü yapamaz.
Rahatsızlığı sebebiyle secdeye tam olarak eğilemeyen kimsenin secde yerini sandalye veya yastık gibi bir şeyle yükseltmesi gerekmez. Rukû ve secdeleri gücünün yettiği kadar eğilerek ima ile yapar.
Eğer namaz kılan kişi, oturmaya gücü yetmezse, sırt üstü yatarak namaz kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rukû ve secdesini imâ ile yapar. İmâ; namazda başı önüne doğru eğmek suretiyle yapılan işarettir.
Yan üzerine yatmakta olan bir hastanın yüzü kıbleye yönelik olduğu halde ima ile namaz kılması caizdir. Ancak sırt üstü yatarak ima ile namaz kılmak, yanı üzerine yatıp kılmaktan daha iyidir. Çünkü sırt üstü yatmada yüzün kıbleye daha fazla yönelme imkânı vardır
Bir kimsenin, eğer başı ile ima yapmaya gücü yetmezse, namazı tehir edip, gözleri, kalbi veya kaşları ile ima yapması gerekmez. Çünkü namazın bir rüknü, ancak başın hareketiyle yerine getirilebilir. Diğerleriyle bu mümkün olmaz. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. Ebû Yusuf’a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunamazsa da, gözleri ve kaşları ile imada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şâfiî’ye göre, kalbi ile de imada bulunur.
Başka bir rivayete göre böyle bir hastanın aczi bir gün ve bir geceden fazla devam ederse, bu süreye ait namazları aklı başında olsa bile düşer. Bunları kaza etmesi gerekmez. Çünkü namaz kılmaya gücü yetmemiş olur.
Bir gün ve bir geceden daha az süre baygın kalan kimse bu süreye ait namazları kaza eder. Baygınlık bir gün ve bir geceden uzun sürerse namazları düşer. Bu azlık çokluk, Ebû Hanîfe’ye göre saat itibariyle, İmam Muhammed’e göre ise, geçen namazların vakitleri itibariyledir. Bu yüzden İmam Muhammed’e göre, geçen namazlar beşten fazla ise düşer. Az ise düşmez. Bu görüş daha uygun görülmektedir.
Namaz kılarken rahatsızlanan kimse, namazın geri kalan bölümünü gücünün yettiği şekilde tamamlar. Bir hastalık sebebiyle oturarak namaz kılan kimse rukû ve secde ettikten sonra iyileşirse namazına ayakta devam eder.
Hasta olan kimse ima ile namaz kılarken namaz sırasında rukû ve secdeye gücü yeterse, namazını yeniden kılması gerekir. Çünkü rukû etmeye gücü yetenin ima ile namaz kılana uyması caiz değildir. Bu mesele ona kıyas edilmiştir.
Bir özür bulunmadıkça farz namazlar hayvan üzerinde kılınamaz. Vitir namazı, cenaze namazı, tilâvet secdesi ve kaza namazı da ayni hükümdedir. Ebû Hanife’den bir rivayete göre, sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.
Hareket halindeki nakil araçları, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu yüzden bir zarûret bulunmadıkça üzerinde farz veya vacip namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araç ise, yer üzerindeki bir karyola ve divan gibidir. Bunların üzerinde namaz kılınabilir.
Hareket halindeki bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da, bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O’na göre, gemide çoğunlukla baş dönmesi olur. Çoğunluk ise sürekli var hükmündedir.
Deniz kenarında veya ortasında duran bir gemi dalga yoksa, yer hükmünde olup, içinde ayakta namaz kılınır. Fakat dalga varsa, hayvan hükmünde olur. Bu yüzden mümkün olursa namazı dışta kılmak gerekir.
Uçmakta olan bir uçak da, yürümekte olan bir gemi niteliğindedir. Bunun da hareketi veya durması yolcunun elinde değildir.
Hayvan üzerinde namaz kılan kimse rukû ve secdeleri ima ile yapar. Secde için rukûdan daha fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ; hayvanın eyerine, başını koyarak secde etmek mekruhtur.
Sünnet ve müstehap namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar, kolaylık ve yumuşak muâmele esasına dayanır. Diğer yandan nafileler çoktur. Eğer bunlarda “kıyam” zorunluluğu olursa, insanlara zorluk verir ve insanlar nafilelerden uzaklaşabilir. Ancak bununla birlikte, nâfile namazları da ayakta kılmak daha faziletlidir, bu konuda görüş birliği vardır. Ebû Hanîfe’ye göre, bundan yalnız sabah namazının sünneti müstesnadır. Teravih namazını da bir özür bulunmadıkça, oturarak kılmak caiz ise de, kerâhet vardır.
Ayakta nafile namaz kılmakta olan kimse, yorulsa, bir yere dayanarak veya oturarak namaza devam edebilir. Böyle bir özür bulunmayınca bir yere dayanmak veya oturmak mekruhtur. Ancak, bir kimse oturarak kılmakta olduğu nâfile bir namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda görüş birliği vardır.
Hanifelere göre, eller uzatıldığında dizlere ulaşmıyorsa, kişi kıyam halinde sayılır. Şâfiîlere göre, özür olmadıkça kıyamda omurga kemiğinin dik tutulması şarttır.
- Kıraat:
İmamın veya tek başına namaz kılanın, nafile namazlar ile vitir namazının bütün rek’atlarında bir miktar Kur’an-ı Kerim okuması farzdır. Ancak dört veya üç rek’atlı farz namazlarda kıraatin ilk iki rek’atte bulunması vacip hükmündedir.
Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe’ye göre, her rek’atta kısa da olsa bir ayettir. Böyle bir ayet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed’e ve Ebû Hanîfe’den başka bir rivayete göre bu miktar kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir ayetin, meselâ; “Nûn” ve “Müdhâmmetân” âyetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.
Namazda Fatiha’yı okumak vaciptir. Fatiha terkedilse, namaz tahrimen mekruh olmakla birlikte sahihtir.
İmama uyan kimsenin Kur’an okuması gerekmez.
Hanefîler dışındaki çoğunluk, namazda kıraattan maksadın Fatiha Suresi olduğunu söylemiştir.
Bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kimse, bu âyeti Ebû Hanife’ye göre bir kere okur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise bir rek’atta üç kere tekrar eder. Ancak üç âyet okumaya gücü yeten kimse, bir âyeti üç kere tekrar edemez.
“Âyetü’l-kürsî” gibi uzun bir âyetin bir bölümünü bir rek’atta, diğer bölümünü öbür rek’atta okusa bu yeterli olur. Çünkü bunlar üç kısa âyete denk olmuş bulunur.
- Rukû:
Namazlarda rukû’ da bir rükün olup farzdır. Kıraatten sonra eğilerek rukûa varılır. Rukûda baş ve sırt düz tutularak eller dizlere kadar varır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin rukû’ için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rukûdur. Bununla birlikte namaz kılan rukûda tam bu durumda bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rukûu sahih olmaz, fakat rukû durumuna daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, eğer gücü yeterse, normal rukûya göre biraz fazla eğilir.
Oturarak namaz kılan kimse, rukûda alnını dizlerine paralel olacak derecede eğmelidir.
İmama rukû halinde yetişen kimse, ayakta tekbir alıp, bundan sonra rukûya varır. Bu tekbiri rukûya yakın bir durumda alacak olsa, namazı bozulur ve imama uymuş sayılmaz. İmama rukûda iken yetişip uyan kimse, o rek’atı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rukûda iken tekbir alıp da, imam rukûdan kalktıktan sonra rukûya giden kimse, o rek’ata yetişmiş sayılmaz, mesbûk (namaza sonradan yetişen kimse) hükmünde olur, o rek’atı namazın sonunda tek başına kılar.
İmama uyan kimse, imamdan önce rukûya gitse ve yine imamdan önce rukûdan başını kaldırırsa bu rukû yeterli olmaz. Eğer bu rukûu, imamın rukûu sırasında yeniden yapmazsa namazı bozulur.
İmama uyan kimse, ondan önce rukû ve secdeden başını kaldırsa, imama muhâlefetinin kalkması için hemen rukû ve secdeye varması gerekir.
İmama rukûda iken yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. Ayakta “Allahu Ekber” deyip namaza başlar ve hemen rukûya varır. Bu bir tekbirle hem iftitah, hem de rukû tekbirini almış olur.
- Secde:
Secde namazda bir rükün olup, farzdır. Namaz kılan kimse rukûdan sonra secdeye varır. Secdede alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz yere veya yere bitişik bir şey üzerine konulur. Böylece Allah Teâlâ’ya ta’zimde bulunulur. Secde her rek’atta birbiri ardınca iki kere yapılır.
Secdelerin farz olduğu konusunda görüş birliği vardır.
Tam ve mükemmel secde yedi aza üzerine yapılan secdedir. Yüz, iki el, iki diz ve iki ayak.
Secde, yüzün bir bölümünün yere konulmasıyla yapılabildiği için, yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz olur. Ancak bir özür bulunmayınca böyle bir secde mekruhtur. Diğer yandan yere burun konulduğu halde alın konulmasa, bu durum bir özre dayanıyorsa secde caiz olur. Aksi halde Ebu Hanife’ye göre, kerahetle birlikte caiz olurken, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre böyle bir secde geçersizdir.
Bir özür bulunsa bile çene, yanak veya kulak ile secde yapılamaz. Çünkü bu uzuvlar secde mahalli değildir. Alın veya burunda secdeye engel bir özür bulunursa, ima ile secde yapılır.
Alın ve burnun ikisiyle birlikte secde etmek vâciptir. Secdede elleri, dizleri yere koymak farz değil, sünnettir. Çünkü bunu yapmaksızın da secde gerçekleşebilir. Ancak bu, Züfer ve İmam Şâfiî ile Ahmed b. Hanbel’e göre farzdır.
Secdede iki ayağı yere koymak farzdır. Bu yüzden iki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş budur. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz. Eğer bir kimse iki ayağını da yere koymazsa secdesi geçerli olmaz.
Secde edilecek yer, ayakların konulduğu yerden, on iki parmaktan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olursa, bu secde caiz olmaz, ancak yükseklik farkı bundan az olursa, secdeye zarar vermez
Cemaatin çok sıkışık olması gibi sebeplerle yere secde edemeyen kimse; insan hayvan, eşya ve benzeri şeyler üzerine secde edebilir
Bir kimse elbisesinin temiz yer üzerine konulan fazlası üstüne secde edebilir. Ancak secdede yerin sertliğinin hissedilmesi gerekir. Bu yüzden yerin sertliğinin hissedilmesine engel olacak pamuk ve benzeri şeyler üzerine secde edilemez.
Atılmış yün, pamuk, saman, sünger ve kar gibi bir şey üzerine secde edildiği zaman, eğer bunlar yoğunluk meydana getirip, hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup hacimleri anlaşılmaz ve yüz aşağıya tam yerleşip sertlik hissedilmezse secde caiz olmaz.
Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç ve darı gibi hububat üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde edilebilirse de, darı ve burçak gibi kaygan hububat üzerine secde yapılamaz.
Küçük bir taş üzerine secde edilemez. Ancak alnın çoğu, bu taş ile birlikte yere temas edecek olursa secde caiz olur.
Bir özür bulunmasa bile yere serilen temiz bir şey üzerine secde edilebilir. Hatta bu şeyin serildiği yer temiz olmasa bile üzerinde namaz kılınabilir. Yeter ki, o yerin pis kokusu veya rengi gibi bir eseri ortaya çıkmasın. Ancak böyle bir şeyin yere serilmesi sıcaktan veya soğuktan korunmak yahut elbiseyi tozdan topraktan korumak amacıyla olmalıdır. Yoksa oturma veya secde halinde yere temas edecek olan azaları mücerret olarak topraktan korumak için yere bir şey sermek kerahetten hâli değildir.
Sıcak veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebiyle, temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir. Böyle bir durumda sarığın kıvrımı veya elbisenin fazlası üzerine de secde edilebilir.
Rukû ve secdede, rukû ve secde denilebilecek kadar bir süre durmak yeterlidir. Bunlarda üç kere tesbih okunacak kadar durmak farz değildir. Fakat rukû ve secdede sünnet miktarının en azı üçer kere tesbih okumaktır. Ortası beş, en mükemmel olanı da yedi kere tesbih okumaktır. Namazı tek başına kılan kimse, daha çok tesbihte bulunabilir. Fakat imam olan kimse, cemaatin rızası bulunmadıkça, üçten fazla tesbih okumamalıdır. Çünkü cemaatı usandırmak ve namazdan kaçırmak uygun değildir.
Rukûda okunacak tesbih;
“Sübhâne rabbiye’l-azîm (Pek büyük olan Rabbim, her türlü eksikliklerden münezzehtir.)” ve secdelerdeki tesbih de;
“Sübhâne rabbiye’l-a’lâ (En yüce olan Rabbim, bütün eksikliklerden münezzehtir.)”
Her rek’atta iki secde yapılır. Bunlardan birisi bilerek terk edilse namaz bozulur, sehven terkedilse, selâmdan sonra bile hatırlansa, namaza aykırı bir şey yapılmamışsa secdeye varılır, daha sonra son oturuş iade edilerek sehiv secdeleri yapılır. Çünkü farz olan secde, normal yerinden geri bırakılmıştır.
Secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah Teâlâ’ya gösterilen saygı, tevazu ve yüceltmenin en mükemmel ifadesidir
- Son Oturuş:
Namazların sonunda teşehhüt miktarı oturmak da namazın bir farzı, bir rüknüdür. Buna “Ka’de-i ahîre (son oturuş)” denir. İki rek’atlı namazlarda ikinci rek’attan, dört rek’atlı namazlarda ise dördüncü rek’attan sonraki oturuşlar “son oturuş” tur.
Teşehhüt miktarından maksat ise “Tahiyyat”ı okuyacak kadar bir süredir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, son oturuşta teşehhüt ile birlikte Hz. Peygamber’e salavât getirmek, yani; “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadar oturarak teşehhütte bulunmak bir rükündür.
Hz. Peygamber’den nakledilen “Tahıyyât” duâsı şudur:
Anlamı: “Bütün duâlar, senâlar, bedenî ve mâlî ibadetler Allah Teâlâ’ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz)! Selâm bize ve Allah’ın salih kullarına olsun. Şunu bilir ve herkese açıklarım ki, Allah’tan başka hiç bir gerçek mabud yoktur ve yine bilir ve açıklarım ki, Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve peygamberidir.
Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’a göre, iki, üç veya dört rek’atlı bir namazın sonunda oturmaksızın ayağa kalkılarak bir rek’at daha kılınıp secde yapılınca bu namazlar nafileye dönüşmüş olur. Bu durumda, birer rek’at daha ilâve ederek fazlalığı çift rek’at haline getirip, sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez.
İmam Muhammed’e göre ise, namazda son oturuş terk edilerek, bir rek’at daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz, namaz olmaktan çıkar, nafileye de dönüşmez.
Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt miktarı oturduktan sonra, namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa, namazı bozulur. Çünkü bu durumda, son oturuş bulunmamış sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturursa, namazı sıhhat kazanır.
Son oturuşu tam olarak uyku halinde geçiren kimse, uyandıktan sonra, yeniden teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü namazda uyku içinde geçen bir fiil, irade dışı meydana geldiği için geçerli değildir. Nitekim namazda uyku içinde geçen kıyam, kıraat ve rukû gibi fiiller de geçerli olmaz
- Ta’dîl-i Erkân’a Riayet Etmek:
İmam Ebû Yusuf ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ta’dîli erkân, namazda bir rükün veya rüknün şartıdır. Ta’dili erkân; itmi’nan halinde bulunmak, hareketten sonra durmak yahut kalkması eğilmesinden ayrılacak şekilde iki hareket arasında sükûnet bulmaktır. Namazda ta’dili erkân rukûda, rukûdan doğrulmada, secdede, iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur.
Ta’dil-i erkân Ebû Hanife ile İmam Muhammed’e göre vaciptir.
Birinci görüş olan çoğunluğun görüşüne göre, ta’dili erkâna riayet edilmeksizin kılınan bir namazı yeniden kılmak (iade etmek) gerekir. İkinci görüşe göre ise, bu durumda yalnız sehiv secdesi yapmak yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece ihtilaftan kurtulunmuş olur.
Namazdan manevî feyiz ve zevk alan kimseler acele etmez ve namazı sükûnet içinde kılarlar. Acele etmeyi ta’zime ve edebe aykırı görürler.
Günlük hayatta en yararlı, en değerli saatlar ibadet ile geçen vakitlerdir. Boş yere ve süflî zevkler uğruna saatlerini, günlerini geçiren kimselerin namaz gibi ulvî ve müminin miracı olan bir ibadetten bir an önce çıkıp kurtulmaya çalışması yersiz bir aceleciliktir.
- Namazdan Kendi Fiili İle Çıkmak:
Namaz kılan kimsenin, namazdan kendi isteğine bağlı bir fiil ile çıkması Ebû Hanîfe’ye göre bir rükün ve dolayısıyla bir farzdır. Namazın sonunda selâm vermek farz değil vaciptir. Bu yüzden, bir kimse teşehhüt miktarı oturduktan sonra bir tarafa selâm vermek, konuşmak bir iş yapmak veya abdesti bozulmak gibi fillerle namazdan çıksa bu yeterlidir. Namaz, birinci selâmda “aleyküm” kelimesinden önce “selâm” sözünü söylemekle son bulur.
Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, teşehhüt miktarı oturduktan sonra namazı sona erdirecek fiilin kendi isteği ile olması da şart değildir. Bu yüzden, teşehhütten sonra abdestin irade dışı bozulması halinde bu iki müçtehide göre yine namaz tamam olmuş sayılırken Ebû Hanîfe’ye göre tamam olmuş olmaz. Hemen abdest alıp, kendi ihtiyarı ile namazdan çıkması gerekir. Aksi halde namazı bâtıl olur.
Yine son oturuşta, teşehhüt miktarı oturduktan sonra, henüz kendi ihtiyarı ile namazdan çıkmadan, namaz vakti çıksa veya başka bir namaz vakti girse, namazı iki imama göre tamamdır, Ebû Hanîfe’ye göre ise fâsit olmuş bulunur. Çünkü bu namaza kendi ihtiyarı ile son vermiş değildir.
Şâfiî ve Mâlikîler’e göre oturma halinde iken namazdan çıkmak için birinci selâmı vermek farzdır. Bu, birinci selâmla namaz son bulmuş olur. Hanbelîler ise, iki tarafa birden selâm vermeyi farz kabul ederler.
Hanefiler ise, Rasûlullah (s.a.s)’in namazını bazen teşehhüt miktarı oturduktan sonra selâm vermeksizin cemaate doğru dönüp konuşmak gibi başka bir fiil ile sona erdirdiğini bildiren rivayetleri dikkate alarak, namazda selâmı farz derecesinde görmemişlerdir.
NAMAZIN VACİPLERİ
- Namaza başlarken yalnız “Allah” ismi gibi sırf ta’zim ifade eden bir lafızla yetinmeyip, tekbir anlamı taşıyan bir ifadenin ilâve edilmesi vaciptir. Meselâ; “Allahu Ekber” denilmesi.
- Namazlarda “Fâtiha” Sûresini okumak vaciptir. Hanefiler dışındaki çoğunluğa göre, namazın her rek’atında Fâtiha’yı okumak farzdır.
- Namazlarda farz olan kıraatin ilk iki rekâta tahsis edilmesi.
- İlk iki rekâttan her birinde Fâtiha’yı bir kere okuyup, tekrar etmemek.
- Fâtiha’yı, okunacak diğer sure veya ayetlerden önce okumak.
Bir kimse rukûya varmadan önce Fatiha’yı okumadığını hatırlarsa, Fatiha’yı okuyup, sonra sure okur ve bu geciktirmeden ötürü de, namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
- Farz namazların ilk iki rek’atında Fatiha’dan sonra, başka bir sure veya bir sure yerine geçecek miktarda ayet-i kerime ilave etmek vaciptir.
Fatiha ile sureyi veya bir sureye denk ayeti vitir namazı ile nafile namazların bütün rekâtlarında okumak vaciptir. Çünkü nafile namazların her iki rekâtı tek başına bir namaz sayılır
Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise Fatiha’ya başka bir sure veya ayetin ilavesi sünnettir.
- Tek başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve yatsı namazlarında açıktan okumakla gizli okumak arasında serbesttir. Dilerse açıktan, dilerse gizli okuyabilir. Fakat öğle, ikindi ve gündüzün kılacağı nafile namazlarda gizli okuması vaciptir. Geceleyin nafile namaz kılan kimse de açıktan okumakla gizli okumak arasında muhayyerdir. Ancak uyku uyuyanları uyandırmamak için, sesini en az perdede tutmakla yetinir.
- Cemaat ile kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram, teravih ve vitir namazlarının her rekâtında; akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtlarında açık olarak; öğle ve ikindi namazlarının bütün rekâtlarıyla akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının da son iki rekâtlarında gizli olarak kıraatte bulunmak vaciptir.
- Vitir namazında kunut duası okumak ve kunut tekbiri almak Ebu Hanife’ye göre vaciptir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre bunlar sünnettir.
- Kazaya kalan bir namaz, gündüzün cemaatle kılınacak olsa, eğer sabah namazı gibi açıktan okunması gereken bir namaz ise yine açıktan okunur. Öğle namazı gibi gizli okunacak bir namaz ise gizli okunur. Namazı tek başına kaza eden ise, muhayyerdir. Açık okunacak bir namazda açık olarak kıraatte bulunabilir. Bir rivayete göre ise, muhayyer olmayıp, gündüz kaza edeceği herhangi bir namazda gizli okuması vaciptir.
- İki bayram namazının üçer tane ilâve tekbirleri vaciptir. Bu namazlarda, birinci rekâtların rukû ve secde tekbirleri sünnettir. İkinci rekâtların rukû tekbirleri ise, vacip olan ilave tekbirlere bitişik olduğu için vacip sayılır.
- Secdede alın ile birlikte burnu da yere koymak vaciptir.
- Üç veya dört rekâtlı namazlarda birinci oturuş vaciptir.
- Namazların her oturuşunda teşehhütte bulunmak, yani tahiyyatı okumak vaciptir.
- İlk oturuşta tahıyyatı okuduktan sonra hiç ara vermeden üçüncü rekâta kalkmak vacip olup, bir rükün eda edecek kadar ara vermek, sehiv secdesini gerektirir. Çünkü teşehhüdü uzatmakla farz tehir edilmiş olur. Bir rükün miktarı ise sadece; “Allahümme salli alâ Muhammed” diyecek kadar zamandır.
- Namazın farzlarında tertibe riayet etmek vaciptir
- Vaciplerden herbirini yerinde yapıp geri bırakmamak vaciptir
- Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı tilâvet secdesinde bulunmak vaciptir.
- Namazda, yanılarak terkedilen vaciplerden dolayı sehiv secdesi yapmak vaciptir.
- Ebu Hanife ile İmam Muhammed’e göre, rükünlerde itmi’nan halinde bulunmak vaciptir. Rukû, secde, rukûdan doğrulma veya iki secde arasında azalar sükûnet bulmalı, kaslar gevşeyip vücut rahatlamalıdır.
- Namazların sonunda selâm vermek. Önce sağ tarafa, sonra sol tarafa yüz çevirerek “es-Selâm (size selâm olsun)” demek vaciptir. “Aleyküm ve rahmetullah (selâm ve Allah’ın rahmeti sizin üzerinize olsun)” sözünü söylemek ise sünnettir.
Beyhan Büşra ÖZKUL
Kaynaklar:
-
Feyz’ül Furkan Kur’an-ı Kerim Meali.
-
İlmihal / Hamdi DÖNDÜREN / ERKAM Yayınları.
-
İslam İlmihali / M. Asım KÖKSAL / Seha Neşriat.
-
İslam İlmihali / Lütfi ŞENTÜRK / Seyfettin YAZICI / DİB Yayınları.
-
Büyük İslam İlmihali / Ömer Nasuhi BİLMEN / BİLMEN Yayınları.