Prof.Dr.İbrahim Işıtan-İlahiyatçı-
Helal ve tayyip yaşam, Yaratıcı’nın koyduğu varlık düzeninin kural ve adâbına uygun hayat sürme sanatıdır. Vahyin insanlığa sunduğu metafizik bilgiye göre, kâinatı/varlığı idare eden kurallar net bir şekilde belirlenmiş bir düzen içerisinde cereyan etmektedir (Kuran, Mülk, 67/3-5). Söz konusu bu düzeni akıl ve bilim vasıtasıyla da fark etmek mümkündür çünkü aklımız her şeyin yerli yerince olduğunu görür ve bilimsel araştırmalar da varlığın bir düzen içerisinde mevcudiyetini sürdürdüğünü çeşitli yöntem ve metotlarla gözlemler. Bu bilgiler ışığında, kâinatta cereyan eden olayların helal yani kurallı ve sağlıklı bir düzlemde işlev gördüklerini ve tayyip yani iyi ve güzel bir şekilde fonksiyon icra ettiklerini söylemek gerekmektedir (Kuran, Kamer, 54/49). Sözünü ettiğimiz bu metafizik algı ve itikat, bizi bilinçli bir şekilde bir amaca yönelik varlığı idare ve organize eden bir Yaratıcının mevcudiyetinin zorunlu olduğu fikrine götürmektedir (Kuran, Bakara, 2/255).
Bu çerçeveden bakıldığında helal ve tayyip yaşamın yatay plandaki kurallarını yani insanın toplum ve eşya ile olan münasebetinin kaidelerini varlığı zorunlu bu mutlak Yaratıcı’nın koyması gerekmektedir (Kuran, Nahl, 16/114). Aksi takdirde bu kuralları insanoğlu koyma durumunda kalacaktır ki bu durum – günümüz dünyasındaki olayların da gösterdiği gibi – kaos ve karmaşayı doğuracaktır. Çünkü her insan ve insanların oluşturduğu her topluluk, kendi çıkar ve menfaatlerine odaklanır ve bütün insanlığın faydasına olan evrensel değerlere dayalı kuralları keşfedip uygulamaya koyamaz. Hâlbuki her şeyin en doğrusunu ve en güzelini ifade eden helal yani meşru yaşam tarzı – ki bunu ifade ettiğimiz gibi ilahî vahiy belirler – evrensel anlamda bütün insanlık için geçerli ve anlamlı kuralları belirler ve uygulama şekillerini de gösterir. Bu çerçevede kuralları koymak Allah’a ve söz konusu kuralları uygulamaya koymak ise Peygamber’e ait bir haktır (Kuran, Ahzâb, 33/36). Zira Allah yaratma, kudret, irade ve ilim vb. sıfatlarıyla mutlak güç ve bilgiye sahip ve Peygamber ise Onun verdiği bilgi ve güç ile insanın yeryüzünün olaylarını idare etmesini yönetecek geleneği oluşturma imkânına sahiptir.
Bu açıklamalara göre helal ve sağlıklı/tayyip yaşam insan hayatının bütün boyutlarını içermektedir. Duygu, düşünce ve davranış planında insanın karşılaştığı bütün durumlarda Yaratıcı’nın koyduğu kurallar uygulanmaya konulmak suretiyle helal dairesinde ve sağlıklı/düzenli bir yaşam sürme imkânı ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında helal ve sağlıklı yaşam bireysel, toplumsal, kamusal vb. bütün alanları içerisine alan bir boyut kazanır. Buna göre, hiçbir durum ve hiçbir olay helal ve sağlıklı yaşamın dışında kalamaz ve böylece hayatın olayları ilahî kuralların yönetiminde yaratılış gayesine göre yönetilmiş ve yönlendirilmiş olur. Bu durum hayatın yaratılış gayesi olan insanın belirli ve düzenli kurallar çerçevesinde bir yaşam sürmesini sağlar, ruh ve beden sağlığını bozucu etkenlerin devre dışı kalmasını temin eder (Kuran, A‘râf, 7/157).
Vahyin verdiği metafizik bilgiye göre insanın varlığında hem iyilik hem de kötülük vardır; ruh iyiliği ve nefs ise kötülüğü temsil eder (Kuran, Şems, 91/7-89. Bu nedenle insanın yönetim merkezi olan kalp iyilik ve kötülüğün savaş ve mücâhede alanı olarak kabul edilir. Yüzünü hem ruha yani iyiliğe hem nefse yani kötülüğe çevirme durumuyla karşı karşıya kalan kalbin bütünüyle iyiliğe kavuşabilmesi için tasfiyesi/arındırılması ve tahliyesi/boşaltılması gerekmektedir (Kuran, Şuarâ, 26/88-89). Bunun gerçekleşebilmesi nefsin tezkiye edilmesine yani temizlenmesine bağlıdır. Bu nedenle bireyin ruhuna doğru yolculuğu gerçekleştirmesi ve geldiği yer olan melekutî âlemin gerçekliğiyle yüzleşmesi gerekir çünkü mülk âleminin çekim gücü insanı maddeye ve dolayısıyla materyalizme götürür. Maddî dünyanın etkisiyle yaşam süren insan ise helal ve sağlıklı yaşam dairesinden çıkma durumuyla karşılaşır çünkü ruhunun iyilik gücünden mahrum yaşamanın yol açtığı tek boyutlu hayat sürme durumu kalbe hâkim olur (Kuran, Hadîd, 57/20).
Günümüz dünyasında da çok net bir şekilde gözlemleyebileceğimiz gibi, çoğu zaman insanlar maddî dünyanın çekim alanına kapılıp dünyevî çıkarlara göre ilişkiler geliştirir ve ölümden sonraki ebedî hayata hazırlanma motivasyonunu ve gayretini kaybederler (Kuran, Haşr, 59/18). Günümüz materyalist ve seküler sistemleri de bu durumu kuvvetlendirecek yaşam modelleri sunarak nefsin kötülük duygusunu besleyecek argüman ve fikirleri geliştirmektedirler. Ki bu fikir ve düşünceler insan nefsinin hürriyetini ve özgürlüğünü sağlayarak insanı kontrolsüz bir şekilde başıboş yaşama durumuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum ruhî gerçekliğe göre helal/ölçülü ve tayyip/iyi-güzel yaşam sürmeyi hedefleyen ilahî sistemin gelişiminin önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle Müslüman birey ve toplulukların modern seküler sistemin dışında kendilerine vahyin verdiği bilgiye dayalı bir sistem geliştirmeleri gerekmektedir. Zira seküler ve materyalist düzen içerisinde ilahî dinin helal dairesinde yaşam sürmek ve sağlıklı bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Günümüzde bütün dinleri marjinalleştirip evrensel genel-geçer bir sistem kurduklarını iddia edenler, aslında ruhî ve manevî gerçeklikten uzak nefsin ve şeytanın yönettiği materyalist bir dünyevî düzen kurmuş olmaktadırlar. Bu sistemde Allah’ın yasakladığı her şey, genel olarak meşru görülmekte ve tam tersine emrettiği şeyler de yaşanması ve uygulanması gereken kurallar olarak görülmemektedir (Kuran, Nahl, 16/116).
Söz konusu bu seküler sistem, nefsin arzu ve isteklerini kontrolsüz bir şekilde serbest bırakmayı ilke olarak benimsemiş durumdadır çünkü bu sistemi kurgulayanlar insanı köleleştirip ekonomik anlamda sömürmek istemektedirler. Zira ilahî sistemin buyruklarını dinlemeyen insan ve toplulukları daha kolay kullanma imkânı olmaktadır çünkü Allah’ın sistemi insanı ve toplumu dünyaya tapınmaktan kurtarıp hürleştirmektedir. Bu durum insanın insanı kullanması durumunu devre dışı bırakmakta ve âhiret boyutlu bir yaşam sürme imkânını gündeme getirmektedir. Bir gün terk edeceği dünyaya bağlanmamayı öneren ilahî sistem, kişiyi her türlü bağımlılıktan kurtarıp sadece Rabbine yani kendini yaratan ve yaşatan varlığa bağlanmayı hedefler (Kuran, Nahl, 16/96). Bu şekilde ilâhî sistem ancak helal ve tayyip yaşamın mümkün olabileceğini kabul eder çünkü fertler ancak belli bir idealde birleştiklerinde ancak evrenselliği ve fıtratı yakalayabilirler (Kuran, Rûm, 30/30). Aksi takdirde, bugün de rahatça gözlemleyebildiğimiz gibi, kuvvetli olan milletler diğerlerini sömürürler ve insanca yaşamaları imkânını ortadan kaldırırlar (Kuran, Zuhruf, 43/54).
Bütün bu dile getirdiklerimizi özetlersek, helal ve sağlıklı yaşamın meşruiyeti Yaratıcı’nın koyduğu ilahî kurallar ile ancak sağlanabilir ve böylece bütün insanlığın dünya ve âhiret saadetini ve mutluluğunu temin edecek bir dünyevî sistem inşa edilebilir. Aksi takdirde kötülüğe sevk eden nefs-i emmare/alt benlik birey ve toplumları tahrip eder ve yeryüzünde ilâhî ilkelere dayalı insan medeniyetinin kurulmasını engeller. Bu durumda insan arzu ve isteklerini helal ve meşru dairede yaşama sanatını kaybeder ve nefsinin esiri olarak çıkarına uygun gördüğü herhangi bir dünyevî sistemin kölesi haline gelir. Bu nedenle insan Yaratıcı’nın planladığı senaryoya göre rolünü oynamalı ve bu çerçevede yapılan kurallar bütünlüğü içerisinde bir yaşam tarzı oluşturmalıdır.