20 Ekim 2026 / 8 Cemaziyel Evvel 1448

Geride Kalan Ruhlar

Psik. Dan. Büşra Şişman Ar

Şu hikâyeyi pek çoğunuz duymuşsunuzdur. Hani bir genç hayatın ve mutluluğun sırrını bulmak ister ve bunu sormak için  bilge kralın sarayına gider. Bilge kral da ona yardımcı olacağını söyler ama önce ağzına bir kaşık yağ alıp tüm sarayını gezmesini ister. Sıkı sıkı da tembih eder, sakın yağı dökme, diye. Genç dolaşıp gelir yağı dökmeden, kral sorar: “Sarayımın duvarlarını süsleyen ipek halıları, bahçedeki envaiçeşit çiçekleri, eşsiz mimariyi gördün mü?” Fakat genç yağa o kadar odaklanmıştır ki hiçbirini fark etmeye fırsatı olmamıştır. Kral tekrar gönderir genci, tabii yine ağzında zeytinyağı olan kaşıkla. Genç yine gezip gelir sarayı. Bu kez ağzı hayretten bir karış açık kalmıştır, anlata anlata bitiremez halıları, çiçekleri, sütunları. Ama zeytinyağını unutmuştur şimdi de, aklından çıkmış gitmiştir asıl görev, kaşıkta yağ kalmamıştır. İşte tam burada kral vermek istediği dersi verir ve der ki: “İşte hayatın sırrı, bu yağı dökmeden bu güzellikleri görebilmekte saklıdır.”

Kıssadan hisseye geçmeden önce biraz gözlem ve tefekküre dalalım:

Toplumca çok önemli işler peşinde koştuğumuzu sanarken, o toplantıdan bir diğerine yetişirken aslında akıntıya kapılmış bir saman çöpü gibi olduğumuzun farkında bile değiliz.

Herkesin çok yoğun ve çok önemli işlerinin olduğu bu dünyada, vakitle kavgalıyız hepimiz, yirmi dört saat hiçbirimize yetmiyor.

Oysaki her buluş, her teknolojik alet, zamanımızın bize kalacağı vaadiyle girdi hayatımıza. Otomobiller, temizlik robotları, mutfak robotları, akıllı telefon ve akıllı sistemler vesilesiyle yapacağımız işin süresi kısalsa da zamanın içinde sükûnetle var olamıyoruz, anda değiliz, dün ve yarın tarafından işgal edilmiş zihinlerimiz. İşgal altındaki bu zihinler, bir biçerdöver gibi ezip geçiyor anın bereketli başaklarını.

Zihne vurgu yapıyorum çünkü ne oluyorsa orada olup bitiyor. 

Düşünce kalıplarının öylesine esaretindeyiz ki zihnin çarpık dayatmaları, gerçeğin çok mantıklı yansımaları gibi geliyor bize. Nasıl mı? Sosyal medya ve onun etkisindeki sosyal çevre; annelik, eşlik, kadınlık, ev temizliği, eşya ve mobilya seçimi, kişisel bakım, giyim kuşam konularında hatta nişan, düğün gibi büyük aile organizasyonlarından, sıradan arkadaş buluşmalarına kadar  acımasız standartlar getiriyor hayatlarımıza. Bu standartların altında kalırsak değersiz ve yetersiz görüleceğimize dair korkular besliyoruz derinlerde pek  farkında olmasak da.  Daha doyum veren hayatlar vadedilirken biz ne bugünü ne de ömrü doyasıya yaşıyoruz. 

Biz bu hikâyedeki gence de benzemiyoruz maalesef. Ne iki damlacık hayatın özünü koruyabilmeyi başarıyoruz ne de bizim için bezenmiş dünyevi ve manevi güzellikleri temaşa ve  idrak edecek bir dikkatimiz kalıyor. Yani hem yağdan oluyoruz hem saraydan. Hem yârdan geçiyoruz hem serden. 

Peki, bize ne oldu da zihin haritalarımız bu kadar tahribe açık hâle geldi, az önce bahsettiğimiz yüksek standartların altında ezilir olduk?

Aslında sorun her zamanki gibi sadece bizimle ve bizim toplumumuzla da sınırlı değil. Kapitalist sistem her bir canlıyı kendisini besleyecek bir kurban olarak gördüğü için  insanlığı, hızlı yaşamın hazzına inandırdı. Fakat bu kapital baskı, aşırıya giden her şeyin zıddına yönelmesi gibi – küçük bir kesimle de olsa-  başkaldırı niteliğinde yeni bir akımın başlamasına vesile oldu. Unutulmamalı ki haddini aşan, zıddına inkılap eder.  Modern kültürün fastfood kültürüne başkaldırı olarak  “yavaş yemek” kavramı ile başlayan bu bilinçli yavaşlık akımı, şehirleşmeden modaya kadar hayatın her alanında yankı bulmaya başladı. Artık insanlar, yemeği sadece alelacele karın doyurma eyleminden çıkarıp daha sakin ve tadını aldıkları bir alana dönüştürmek istiyorlar. Şehirlerin daha sakin ve huzurlu yerler olmasını, modanın daha kalıcı ve kullanışlı şeyler tasarlamasını talep ediyorlar. 

Bu haklı ve insani isyan, aslında bizim literatürümüzün çok da içinden bir kavram olan denge sözcüğünden besleniyor.

Hazzın dengesi haz almamak değil, tıpkı hikâyedeki genç gibi asıl meseleyi ıskalamadan hayatın tadına bakabilmektir.

Hızın dengesi tamamen durmak değil, geçtiğin yolları seyre de vakit ayırabilmektir.

Peki, bu dengeyi yakalayabilmek neyle ve nasıl mümkün olabilir?

Daha önce de değindiğim gibi  ilk olarak  kapitalist sistemin zihinlerimize giydirdiği dar kalıpları çıkarmakla, hipnozdan kurtulmakla başlamak zorundayız. “Sen biriciksin, senden bir tane daha yok!” diye tatlı tatlı okşarken nefislerimizi, aslında bizi mükemmeliyetçilik zindanına hapsediyor olduğunu görmek zorundayız. Kendi ekonomi zincirini döndürebilmek için bizi birer nesneye çevirdiğini idrak etmek durumundayız. 

Daha iyisine sahip olduğumuzda daha iyi hissedeceğimizi, daha hızlı olduğumuzda daha fazla zaman kazanacağımızı, daha meşgul olduğumuzda daha değerli hissedeceğimizi fısıldayan bu sesin dost sesi olmadığını, asıl üstünlüğün takvada olduğunu hatırlayacağız hep birlikte.

Hayatımızı düzenleyen şeyin sistem değil manevi değerlerimiz olmasına, günümüzü ezan ve namazın dizayn etmesine izin vereceğiz; insanlar ne der kaygısını değil Rabb’im ne demiş kaygısını yükleneceğiz.

Zihinlerimize tertemiz bir itikat ile abdest aldırıp herkes putunu tahtından indireceğiz hep birlikte. Bir yarış atı gibi koşturan düşüncelere bir lahavle çekip susturacağız çığırtkanlık yapan iç seslerimizi.

Eş dost, hısım akraba, konu komşu her kim varsa çevremizde, yapmacık değil samimi bağlar kuracağız.

Kötünün reklamının bedava yapıldığı dünyada, ısrarla iyi olma çabasında olacağız. 

Yavaş hareketi olarak başlayan bu akımın zaten bizim mayamızda var olduğunu, İslam kültürünün bu minval üzere yükseldiğini de en baştan hatırlatmak zorundayız kendimize. Vakte hürmeti muazzam olan manevi büyüklerimiz gibi her bir saatimizi aziz bilmek, ne olması gerekenden hızlı ne olması gerekenden yavaş, tam bir akış içinde olmaya ve kalmaya özen göstermek zorundayız. Tıpkı her adımına, her eylemine bir dua iliştiren Hz. Peygamber (s.a.s.) gibi biz de her anın özel oluşuna şahitlik etmek zorundayız. Kâinattaki  akışın, ne çok hızlı ne de çok ağır olmaması gibi; güneşin, ayın, yıldızların kendi yörüngesinde akıp gitmesi gibi; yerin altındaki tohumun sükûnetle başını kaldırıp toprağı yarması gibi; akarsuların kendi hızında akıp ilerlemesi gibi kendi varoluşumuzu kainatın akışına hizalamak zorundayız. 

Peki, bu nasıl mümkün olabilir? 

İlk önce şunun altını kesinlikle çizmek istiyorum, içine doğduğumuz bu çağın yapısı itibariyle hayatlarımız eylem boyutunda yine çok hareketli olmaya devam edecek. Yine bir gün içinde pek çok işi halletmek gibi yüklerimiz olacak. Fakat zihin dünyamızı daha dingin hâle getirmek için bize dünyanın ötesini ve sükûneti hatırlatacak, bizi frenleyecek yol işaretlerine ihtiyacımız var. Zaten namaz ibadetinin hayatlarımıza en önemli katkısı da bu olsa gerek. Bunun yanı sıra, sanki zamanın durduğunu hissettiğimiz bazı mekânlar vardır ki buraları ziyaret etmenin de ruhlarımıza iyi geleceğini umut ederim. Kabristanlar, büyük zatların türbeleri, camiler bu tür yavaşlama pratiklerini yapabileceğimiz mekânlardır. Yine yaşı ilerlemiş büyüklerimizin yanında da zamanın durduğunu hissederiz çoğu kez. Onları ziyaret etmek, onlarla sohbet etmek de ruhlarımızın ritmini bulmasına yardımcı olacaktır. 

Orman, deniz, gökyüzü, yıldızlar gibi doğal güzellikler de kaybolduğumuz labirentlerde sıkışan ruhlarımıza bir çıkış kapısı sunacaktır Allah’ın izniyle. Rutinlerimizin arasına birkaç dakikalık bile olsa kâinatla bağımızı besleyecek kısa anlar ekleyebiliriz. Gün içine minik yürüyüşler sıkıştırabilir, buluşmalarımızı, dar ve tasarlanmış mekânlar yerine yol kenarı bir parkta, bir söğüt ağacı altında ya da ayağımızın altında toprağı hissedebileceğimiz yerlerde tercih edebiliriz. 

Bu bilinçli yavaşlama eylemlerini, birer öze dönüş fırsatı olarak görerek, hem kısa hem uzun vadede, bedenimize ve ruhumuza bakım yapabiliriz. Bu bakımın ise stres faktörlerine karşı koruyucu işlev göreceğini hepiniz tahmin edersiniz. Ardımız sıra koşturan ruhlarımız da tıpkı bedenimiz gibi çok yorulduğunda tıkanır ve nefes alamaz olur. Ruhumuza iyi gelen, bedenimize de iyi gelir. Biz iyi, sağlıklı ve huzurlu olduğumuzda ise ailemiz, sevdiklerimiz, çevremiz iyi olur. Çünkü hâl bulaşıcıdır. Gözden göze, dizden dize, dilden dile bulaşır hâl. Hani bazen bazı insanlar için deriz ya, seninle olmak bana iyi geliyor, diye işte o insanlar kâinatın akışıyla ve özündeki ruh ile bağını devam ettirebilen insanlardır. Onlardan olmak ve onlardan kalabilmek için geride kalan ruhlarımızın bize eşlik etmesine fırsat oluşturmak, bunun için de  yavaşlamak zorundayız. Önden koşan bedenler, ruhlarımız olmadan hiçbir şeyden lezzet almayan cesetler gibidirler. Belki de bu yüzden Hz. Peygamber dünyayı kısa süreliğine dinlenilen bir ağacın gölgesine benzetmiştir. Siz de o gölgelikte ruhunuz ile birlikte nefeslenmeye ne dersiniz?

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz