27 Nisan 2026 / 10 Zilkade 1447

Kur’an-ı Kerim’de Kadının Konumu

Zeynep Yaren Çelikbilek -İlahiyatçı-

İnsan kadın ve erkek olmak üzere çift yaratılmıştır. Bu durum “Yerin bitirdiği her şeyden, (insanların) kendilerinden ve daha bilemeyecekleri nice şeylerden çift çift yaratan (Allah’)ın şânı pek yücedir.” (Yasin Sûresi, 36) ayetinden anlaşıldığı üzere yaratıcının varlığına ve birliğine işaret etmekte, bunun yanında hayatın ahenkli bir biçimde sürdürülmesini sağlamaktadır. Çiftlerin bütün içindeki konumunu bu farkındalık çerçevesinde anlamlandırmak mümkündür. 

Çift birbirini tamamlayan, eş değer iki varlığı ifade eder. Bu demek oluyor ki kadın ve erkek varoluş bakımından, yani insan olmak itibarıyla, eş değer konuma sahiptir. Bu gerçeği hayat kılavuzumuz şöyle ifade eder: “Ey insanlar! Şüphesiz biz, sizi bir erkekle bir kadından yarattık (ırkınız ve şahsınızla övünmeniz için değil; sırf iyilik uğrunda) tanışasınız (yarışıp ve yardımlaşasınız) diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz ki sizin Allah yanında en şerefliniz, en takvâlınız (Allah’ın emirlerine en uygun yaşayanınız ve günahlardan sakınanınız)dır. Şüphesiz, Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” (Hucûrat Sûresi, 13) 

Ayetikerimeden anlaşıldığı üzere Allah katında insanlar arasındaki tek üstünlük takva, Allah’a gösterilen saygı ve itaat. Kadın ve erkek özelinde bakıldığında da aynı durum geçerli olduğundan çiftlerden herhangi birinin diğerine varoluşsal bir üstünlüğü bulunmaz. “Ey insanlar! Sizi bir nefisten yaratan, ondan (onun özünden/maddesinden) de eşini (Havvâ’yı) vücûda getiren ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizin emrine uygun yaşayın/O’na karşı gelmekten sakının. …” (Nisâ Sûresi, 1) ayetikerimede de kadın ve erkeğin aynı özden yaratıldığı, her birinin varoluş amacının yaratıcının rızasına uygun bir hayat sürmek olduğu açıkça beyan edilmiştir. 

Çift olgusu içinde bireylerin konumunu anlamak için bir sorgulama yapalım. Bu sorgulamayı yukarıda bahsedilen yaratılış bağlamında, samimi bir yaklaşımla ve gerçekçi gözlemlerle yaptığımızda süregelen hayat içinde kadını ve erkeği isabetli bir şekilde konumlandırmak mümkündür. Yaratılış bağlamından uzak, güç, ihtiras, zevk vb. odaklı yaklaşımlarla yapılacak bir sorgulama söz konusu konumlandırmada önemli sapmalara yol açmaktadır. 

Çiftlerin eş değer olması her yönüyle bire bir aynı olmaları mıdır? Bu çok basit bir soru olmakla birlikte konuyu anlamlandırmamız için temel oluşturmak açısından önemlidir. Eş değer olmak, bire bir aynı değere sahip olmayı ifade eder fakat aynı değeri taşımak birbirinin tıpkısı olmayı gerektirmez. Öte yandan çift olmanın birbirini tamamlamak, bir diğeri için çekim alanı sağlamak olduğu düşünüldüğünde aynılığa değil tamamlayıcı farklılıklara ihtiyaç duyulduğu görülür. Nitekim çok basit gözlemlerimize ya da bilimsel verilere dayanara,  kâinattaki çiftlerin farklı karakteristik özellikler taşıdığını görürüz. 

Bu sorgulamamızın sonucu olarak kadın ve erkeğin eş değer olmakla birlikte biyolojik ve toplumsal açıdan farklı özelliklere, meziyetlere sahip bir şekilde yaratıldığını kabul ederiz. Kadının ve erkeğin yaratılış kodları ile uyumlu olarak farklı roller, sorumluluklar üstlenmesi de bu durumun olağan bir sonucudur. 

Günümüzde toplumsal adaleti sağlama iddiasıyla ortaya çıkan kadın erkek eşitliği söylemleri, yaratılış bağlamından koparıldığında ya da eşitliği eş değerlilik olarak değil de bire bir aynılık olarak lanse ettiğinde iddialarının aksine kadına da erkeğe de adaletsiz bir dünya sunmaktadır. Zira bu yaklaşım her iki cinsi birbirine benzetme çabasını da beraberinde getirir. Bu benzetme eylemi fıtratla (yaratılış kodları) mücadele etmektir. Bu mücadele meşhur bir fıkrada geçtiği gibi leyleği, uzun ayaklarını ve gagasını kısaltarak kuşa benzetmek gibidir. Günün sonunda elimizde aslını kaybetmiş ve bir diğeri olamamış kadın-erkek kalır. Bu durum fıtratıyla uyum kuramayan bireyin iç huzurunu kaybetmesine ve dolayısıyla toplumun huzurunun bozulmasına yol açar. 

Halbuki yaratıcımız hiçbir insana kaldıramayacağı sorumluluklar vermediğini beyan etmektedir. “Allah kimseye gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz. …” (Bakara Sûresi, 286) Bu beyana göre kadın ve erkek kendi fıtratıyla uyumlu sorumlulukları yerine getirirken zorlanmaz. 

Toplumsal hayatta kadın ve erkeği konumlandırırken “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri (dostları ve yardımcıları)dır. İyiliği (tevhidi ve sâlih ameli) emrederler, kötülükten/kötü olan şeylerden menederler; namazı dosdoğru/gereğine uygun kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah bu kimselere rahmet edecek (bağışlayacak)tır. Şüphesiz Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Sûresi, 71) ayetikerimesi rehberimiz olacak mahiyettedir. 

İslam inancının kadına özel olarak yüklediği sorumluluklar kadının fıtratı ile uyumlu, huzurlu bir hayat sürmesini sağlamakta; toplumun dengeli bir şekilde devamına katkı sunmaktadır. Bu bağlamda kadına duygusal derinlik, merhamet, zarafet gibi özelliklerini koruyacağı ve kullanacağı sorumluluklar yüklenmiştir. 

Mahremiyet ile ilgili ilkeler kadının, dış görünüşe indirgenmesinin önüne geçmekte; saygın bir birey olarak toplum içinde kişiliği ile yer almasını sağlamaktadır. Kadını erkekle aynı çizgiye getirme çabaları ise mahremiyet sınırlarını kaldırmakla kadının teşhir unsuru olarak görülmesine zemin oluşturmaktadır.

Aile yapısı içinde de kadın ve erkek rolleri arasında farklılıklar bulunur. “Erkekler, (yeteneği oldukça ailede genel sorumlu olarak) kadınlar üzerine ‘yönetici ve koruyucu’durlar.” (Nisâ Sûresi, 34) ayetiyle ailenin genel sorumlusu olarak erkek görevlendirilmiştir. Bu farklılık bir üstünlük sebebiyle değil sorumlulukların dengeli, fıtrata uygun bir biçimde dağıtılmasındandır. Zira bir başka ayette geçen “… Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise (durumunda)sınız. …” (Bakara Sûresi, 187) beyanı ile eşlerin birbirini tamamlayan, destekleyen, koruyan ve güzelleştiren eş taraflar olduğu belirtilir. 

Kadının ve çocukların geçim sorumluluğunun erkeğe yüklenmesi, kadının ekonomik kaygı altında ezilmemesi ve dolayısıyla duygusal derinliğini koruyabilmesi içindir. Duygusal derinlik bir zaaf değil, aksine önemli bir iç görüdür. Bu içgörü sayesinde kadın annelik sorumluluğunu yerine getirir, topluma farklı yönlerde önemli katkılar sunar. 

Günümüzdeki marjinal eşitlik söylemleri kadın fıtratının önemli bir unsuru olan anneliği biyolojik bir süreç olarak görmektedir. Oysa İslam inancında annelik, adı Yaratan’dan hemen sonra anılacak kadar değerli bir makamdır. Annelik; topluma bir birey kazandırmak olduğu gibi kadının gelişim sürecini destekleyen, yaratıcının rızasını kazanmasına vesile olan asil bir süreçtir. Hayat kılavuzumuz bu konuda şöyle der: “Biz insana, anne ve babasını(n hakkını gözetmeyi) tavsiye ettik. Annesi onu, kat kat güçlük (ve zahmetler)le (karnında) taşıdı. Onun (sütten) ayrılması da iki yıl içinde (olmuş)tur. (İşte bunun için:) ‘Bana, anne ve babana şükret, dönüş ancak banadır.’” (Lokman Sûresi, 14)

Bu noktada başka bir gerçeğe dikkat çekmek de uygun olacaktır: Yukarıda anlatılan sağlam temelli bilgilere rağmen kadın-erkek eşitliği ile ilgili fıtrata uygun olmayan yaklaşımlar neden karşılık bulur? İslam inancı kadına hak ettiği değeri vermiştir. Ancak İslam inancı bulunmayan veya İslam inancına dayanmayan gelenekleri yaşatan toplumlarda kadına bu değer verilmemiş, kadın mağdur edilmiştir. Bu durumun sebeplerini ve çaresini, bilinçli ya da bilinçsiz olarak doğru analiz etmeyen yaklaşımlar işte bu mağdur örnekler üzerinden yaygınlaştırılmıştır. 

Müslüman bakış açısıyla üzerimize düşen, çift yaratılmanın tevhidin önemli bir tezahürü olduğunu ve çiftlerin yaratılış kodlarının farklı olmasının da bu tezahürün bir sonucu olduğunu kabul ederek yaşamaktır. 

Henüz Yorum Yok

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz