11 Aralık 2025 / 20 Cemaziye Ahir 1447

Yaratılış Kodundaki Aidiyet

Zeynep Yaren Çelikbilek-İlahiyatçı-

Bağ kurmak, aidiyet hissetmek insanın temel ihtiyaçlarındandır. İnsanın mutluluğunu esas alan İslam inancına göre bu ihtiyaç yaratılış kodlarından kaynaklanmaktadır. Yani her insan doğuştan itibaren kendini anlamlı/ ya da değerli hissedeceği bir varlıkla bağ kurmaya, kendini ona ait hissetmeye ihtiyaç duyar. Elbette ki bu ihtiyacın en isabetli biçimde karşılanması da yaratılış kodlarının doğru okunmasıyla mümkündür. 

Kur’an-ı Kerim’de “fıtrat” (bkn: Rûm Suresi, 30) olarak ifade bulan yaratılış kodları, herhangi bir sebeple bozulmadığı takdirde, her zaman doğru yönü gösteren bir pusula görevi görür. Bu pusulayı takip eden insan nereye veya neye ait olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini bilir; unutmaz. Öyleyse yaratılış kodlarımızın bozulmasını, pusulamızın yönünün şaşmasını engellemek için ne yapmalıyız?

Yukarıda bahsi geçen ayetikerimede fıtratı koruma reçetesi olarak “dosdoğru din” verilmiştir. Yaratılış kodlarımızı anlamak, Yaratıcı’nın varlığını ve birliğini anlamaktan geçiyor. Bir yaratıcısı olduğunu bilmek, hissetmek ve bu bilgi, duygu bağlamında yaşamak, insanı ait olduğu eksende tutar. Böylelikle ait olma ihtiyacı tatmin edilen insan farklı arayışlar içine düşmez. 

İnsanlık tarih boyunca bu farklı arayışlara sahne olmuştur. Daha asgari seviyede düşünürsek insan ömrü fıtrat ve farklı arayışlar arasındaki gelgitlerle geçmektedir. Zira şu fani dünyamıza ait birtakım hazlar, hırslar, hevesler vb. unutma, aymazlık gibi insani zayıflıklarımıza zemin hazırlıyor. Bu durumda Yaratan ve yaratılan ilişkisindeki yerini ve değerini unutan insan her geçen gün Yaratıcısı ile doğuştan kurulu bağını, farkına bile varmadan tel tel koparır. İşte bu kopuş sonucu boşluk içinde kendini yalnız hisseden insan kendini güvende hissetmek için yeni bağlar kurma arayışına başlar. Ancak ne yazık ki Yaratıcı ile bağın zarar görmesi aynı zamanda yaratılış kodunda bozulmaya yol açar ve pusula şaşar. Bu pusulanın gösterdiği yöne göre kurulan farklı bir aidiyet bağı da güvenli liman olamaz. 

İnsanın, Kur’an’ın işaret ettiği “dosdoğru din” kurallarını dayatma(!) olarak algılaması ve özgür(!) iradesi ile dine sırtını çevirmesi onu farklı bağlar kurmaya, aitlikler oluşturmaya mecbur kılmaktadır. Çünkü aitlik hissetmeden yaşaması mümkün değil. Dolayısıyla kurulan bu farklı bağlar insanın iradesini haz, hırs ve heveslere yöneltir. “Dosdoğru din” sınırlarının dışındaki bu yönelimin sunduğu aitlik hissi ise geçici bir rahatlık vermekle birlikte insanı tatmin edemez, zor zamanlarında güçlü tutamaz. Aynı zamanda sağlıklı olmayan yani gerçek mutluluğu hedeflemeyen, vaat edemeyen bu bağ ve aitlik; insanın iradesini özgürce kullanmasının önüne geçecek bağımlılıklar geliştirir.   

Neden mi? Çünkü insan, asla yok olmayacak, asla gücünü kaybetmeyecek tek bir yaratıcıya, mutlak varlığa güvenmeye programlanmıştır. “Yalnız sana kulluk eder ve ancak senden medet umar/yardım dileriz.” (Fatiha Sûresi, 5) ayetikerimesinde Rabb-kul, Yaratan-yaratılan arasındaki bu güven bağı ifade edilmektedir. Bu bağla ait olduğu eksende kalan insan, zor zamanlarında “Biz Allah için (teslim olmuş kullar)ız ve elbette biz (yine) O’na döneceğiz.” (Bakara Sûresi, 155) diyerek güven tazeler, boşluğa düşmez. Gelip geçici arzular, sonlu bağlantılar ise insanı tam anlamıyla tatmin edemez ancak oyalar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de dünya hayatının “oyun ve eğlence” olarak tanımlanması bu gerçeğin ilanıdır. 

Peki, bu kulluk aidiyetini koruma yolculuğumuzda destek alabileceğimiz unsurlar var mıdır? Bu soruya 3 kategoride cevap verebiliriz:

İnsan kendini ait hissettiği toplumdan etkilenir ve o toplumun duygularını, düşüncelerini, davranışlarını benimseme eğilimi taşır. “Dosdoğru din” bağlamında düşündüğümüzde İslam inancına sahip olan insanlar bir toplumu ya da ümmeti oluşturur. Bireyin genelde kendini İslam ümmetine ait hissetmesi, özelde yaşadığı ilişkilerle doğrudan ilişkilidir. Bunun yanında bu topluma ait olduğunu iddia eden bireylerin birer temsilci gibi kabul edildiğini ve yapıp ettiklerinin bu bağlamda karşılık bulduğunu söyleyebiliriz. Bu toplum içindeki ikili ilişkilerde veya gözlemlerinde “dosdoğru din” ilkeleri ile çelişen tecrübeler yaşayan bireyler, durumu tam analiz edemediğinde farklı aidiyet arayışına çıkabilir. Ya da farklı aidiyeti olan bireyler, “dosdoğru din” temsilinde hassasiyet taşıyan bir toplulukla ilişki kurduğunda kendi aidiyetini sorgulayabilir. 

İnsan bir aile içinde bu dünyaya gözlerini açar. “Dosdoğru din” ilkelerini koruyan bir aile sevgi ve güven ortamı demektir. Sevgi ve güven ortamındaki bireyin kendini bir aileye kayıtsızca ait hissetmesi, parçadan bütünü anlamlandırmak gibi insanın Yaratıcısı ile var olan bağını korumasına destek olur. Aile aidiyetiyle ilgili bir zayıflık, bireyin ailesinden dışlanmış hissetmesi gibi durumlar da yaratılış kodlarında var olan aile bağını zedeleyerek aynı şekilde Yaratıcısı ile var olan bağını koparmasına yol açabilmektedir. 

Ve insanın bizzat kendisi, içimizdeki benlik… İçimizdeki benlik tıpkı bir çocuk gibidir. Kulluk sınırları içinde güvende olduğunu bilir fakat sınırları zorlamaktan geri durmaz. Rabb-kul ilişkisini besleyen itaat, ibadet, güzel ahlak sınırları içinde kaldıkça aidiyetini hisseder, mutlu olur. Ancak birey sınırlarını gözetlemeyi ihmal ederek aidiyet bağını zayıflatırsa bunu gören içindeki benlik; başka mutluluklar var mı diye arayışa çıkar ve geçici haz, hırs, heves tuzağına düşebilir. 

Yazılımı “ancak kulluk etmek üzere” (Bkn: Zâriyât Sûresi, 56) kodlanan insanın gerçek mutluluğu; kendini tek bir Yaratıcı’ya ait hissetmesine, kulluğunu ispat edecek eylemlerde bulunarak kulluk bağını korumasına bağlıdır. Aile ve toplum bu bağı korumaya da koparmaya da vesile olabilir. Ve yazılımcının verdiği reçete, yüzünü “dosdoğru dine” dönmektir.  

2 Yorum

Cevap Yaz

Tüm alanları doldurunuz