18 Mayıs 2024 / 10 Zilkade 1445

Sâde-Dil

Serpil Özcan – 

Her ne kadar susmanın meziyet olduğu bir topluma ait olsak da artık konuşmanın maharet sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Belli ki bir karmaşa ile karşı karşıyayız. Modern çağın envai çeşit ikilemleri arasında sıkışmış insanlar olarak belki de inancımızın en zor niteliklerini tam da bu en zor zamanda edinmek mecburiyetindeyiz: Orta yolda bulunmak, vasatı teşhis etmek, mutedil olmak… Konu söz söylemek olunca orta yol, ne fazla konuşup haddi tecavüz eder duruma düşmek ne de sebepsiz sessizliğin kurbanı olmak, olacaktır.

Sade dil yahut dili sadeleştirmekten kastımız, az konuşmak ve olabildiğince açık olmaktır.

Zira eskilerin de söylediği gibi içi dağınık olanın dışı da dağınık olur; aklı ve gönlü bulanık olanın da sözü anlaşılmaz ve dolaşık olur.

Kalp ve zihinlerimizin türlü çeldiricilerle meşgul edildiği günümüzde sade ve duru bir söz söyleme meziyetine sahip olmak zor olacağa benziyor. Öncelikle bu çeldiricilerden kurtulmak gerektiği ortadadır. Çok şey görmek ve duymak, eğer lüzum ve ihtiyaç için değilse, kişinin gönlüne yük zihnine gölge olurlar. Hatta bazen doğru bilinenler hakkında dahi şüpheye yol açarlar. O sebeple ne kadar şey bildiğimizden ziyade ne bildiğimiz, ne için bildiğimiz ve bildiklerimizle ne yaptığımız önemlidir. Bir işe yaramayan, gereksiz ve boş şeylerin bilgisi bizi “kitap yüklü eşekler” seviyesine indirmekle kalmaz… Bilmek yapmak içindir, yapmaya yaramayan bilgi yük ve dertten ibarettir. Dili nezih ve açık hale getirebilmek için zihni bu gereksiz yüklerden kurtarmanın bir yolunu bulmalıyız. Gönül yükü hafiflerse dilin bağı çözülür. Dil (âza) ile dil (gönül) arasındaki ilişkinin tek bir kelimede bir araya gelişi de bu sebepten olsa gerek.

Kişinin bir iç bir de dış alemi vardır. Dışımız, içimizin tercümanı sayılır ama iç de dışı takip eder. Yani bu ikisi yani kişinin hâli, hareketi ve tabi ki sözleri onun iç aleminin habercisidir. Dilin tekrar edip durduğu şeyler ve söylenilenlerin biçimi de zamanla iç alemi etkiler hale gelir.

Bu sebeple eski insanlar kişinin kıymeti dilinin üstünde yanan kandil gibidir, konuşunca söner demiş.

Bu sustuğumuzda sakınabileceğimiz bazı zararlardan konuşunca sakınamayacağımız anlamına geliyor. En önemlisi dilimiz kimliğimizi, karakterimizi, bildiklerimizi ve bilmediklerimizi açık edeceği için bu önemli azayı dikkatli kullanmak gerektiğini bilmemiz gerekir.

Doğrusu içinde yaşadığımız zamanda insanoğlu, kendisiyle kusurları ile birlikte “iftihar” ettiği için bilgisizliğinden veya iç alemindeki hezeyanların ortaya çıkmasından rahatsız olmak bir yana bu durumun kendisini diğerlerinden farklı kılan özellikleri olduğunu da düşünebiliyor. Bilginin oradan oraya çok hızlı seyahati sayesinde aslında tamamen cahil diyebileceğimiz bir kitle kaldığını söylemek zor. Herkes bir şeyleri “biraz biraz” biliyor. Ancak öğrenmenin ilk basamağı olarak bu biraz bilmenin getirdiği en büyük problem, “her şeyi biliyorum” yanılgısı, bilinmeyenlerin öğrenilmesini zor hatta imkânsız kılıyor.

İşte bu çok bildiğini düşünmek, söz söyleme sorunlarımıza bir yenisini ekliyor. Her istediğine kolayca ulaşabilmek, öğrenmek istediğimiz bilgiye iki elimizi neredeyse çırparak erişiyor olmak “güç bende” vehmine kapılmamıza yol açıyor. Hâliyle bu kimselere alim, münevver, aydın, irfan sahibi değil malûmatfuruş denilir. Bilgi sahibi olmakla bilmek arasındaki farkı çözdüğümüzde sessizliği de keşfetmeye başlayacağız. Kendini tekrar eden bir gerçektir, çok bilenler az konuşur, gürültüyü cahiller çıkarır. 

Kendisinin çok şey bildiğini zanneden, bilenin sadece kendisi olduğunu sanır. Bildiği her şeyi, doğruluk süzgecinden geçirmeden etrafındakilerle “cömertçe” paylaşma arzusuna kapılır. Oysa bilginin doğruluğunu araştırmak ve kaynağını sorgulamak medeniyetimizin, ibadetlerimizden devşirdiği bir düsturdur.

Zira biz “her duyduğunu söylemenin, kişiye yalan olarak yeteceğini” bilen bir toplumun çocuklarıyız.

İrfanın kılavuz olduğu kültürümüzde bildiğini ilan değil, bilmediğini bilmek temel unsurdur. Bilmediğini önce kendine itiraf etmek tevazuun bir gereği sanılsa da kişiyi bilmek yükünden kurtaran bir can simididir. Ek olarak başkalarının bir şey bilmediğini düşünmek ise kibrin büyüklerindendir desek yanlış olmaz. Oysa bizim bildiklerimizden farklı tür ve şekilde de olsa herkes bir şeyler bilir, o bilinen şeylere saygılı olabilmek ise ancak gerçekten bilgi sahibi olanların meziyetidir. Zira bilginin birilerinin “bilgi” olarak tanımladığı şey olduğunu sanmak, o kimsenin henüz bir şey bilmediğini de gösterir. Hasılı kelam bizi dil cambazı yapan bu histen, dilimize sahip olarak kurtulmalı ve kimsenin, hele bu zamanda, sandığımız kadar cahil olmadığı bilgisini bir an önce edinmeliyiz.

Nasıl konuşulacağını, nerede konuşulacağını, ne zaman konuşulacağını, ne ve ne kadar konuşulacağını bilmeden kapıldığımız “kendimizi ifade” hususunda çok istekli ve sabırsızız. Bu usulsüz girişimlerimizle her birimiz diğerlerinin bizi anlamasını, hem de doğru anlamasını arzu ediyoruz ve bunu onlara anlatmayı kendimize bir borç biliyoruz. Herkes bizi anlamalı! Çağın “ben”i merkeze alan yaklaşımı sebebiyle “ben” zengini bir dünya ortaya çıkmış durumda. Ve ne yazık ki “hepimiz kendimizin bağrı yanık aşıkıyız!”. Bu aşk ile “Kâşkî sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân” diyerek “ben”i herkese anlatmaya, “ben”in sevgililerini artırmaya, herkese kendimizi ifadeye çalışıyoruz. 

Oysa kendini tanıma konusunda henüz bir mesafe alamadık ve biz dahi kendimizi kişilik testleri ile tanımaya çalışıyoruz. Bu sebeple kendimizi ifade edeceğiz derken, lafı bir türlü olması gereken yere getiremiyor, bolca dil döküyor ancak yine de hatalı ifade ediyoruz. Sözler ile “ben”i tarife çalıştığımız her defasında farklı bir “ben”den söz ediyoruz ve her defasında farklı anlaşılıyoruz. Eskiler bunu daha az zahmetli iki yöntem ile çözmüş: biri zorunlu hâller dışında kendilerini ifade etmekten vazgeçerek insanların irfanlarına itimat etmişler. 

Hasılı kelam, az konuşup çokça hâlleşmişler.