Doç. Dr. H. Merve İMİR- Çocuk Gelişimi-
Ana dil dediğimizde çoğumuz; içinde yaşadığımız coğrafyada birbirimizle anlaşmak için kullandığımız, ninnilerini dinlediğimiz dilimizi düşünürüz. Ancak bir çocuk için ana dil, çoğunlukla ilk yıllarda anne ve babasının konuştuğu kelimelerden ibarettir. Hatta o kadar ki ev ortamı bir iklim gibidir, çocuk da o iklimde ne yetişiyorsa onu solumaya ve konuşmaya başlar. Bu nedenle aile ortamında konuşulan dil, pek çok farklı boyutta oldukça önemlidir.
Geçtiğimiz son yarım yüzyıl boyunca ebeveynler sıklıkla çocuklarıyla konuşmaya, onlarla etkileşim kurmaya ve sohbet etmeye yönlendirildiler. Bebeklikten itibaren çocuklarınızla konuşun, onlara şarkı söyleyin tavsiyelerini hepimiz duymuşuzdur. Bebeklerin küçük yaşlardan itibaren hatta henüz anne karnındayken ebeveynlerinin seslerini ve konuşmalarını duymalarının ne kadar faydalı olduğu uzmanlarca sık sık ifade edilmiştir.
Hatta 1990’ların sonlarında yapılan ve “30 Milyon Kelime Açığı” (30 Million Word Gap) ismiyle çok popüler olan bir araştırma özellikle daha yoksul ailelerden gelen çocukların okul çağına gelmeden önce akranlarına göre 32 milyon daha az kelimeyle tanıştıklarını ortaya koymuştu. O dönem bu çalışma büyük bir ses getirmiş, yoksul çocukların desteklenmesi ve okula hazırbulunuşluklarına dair ciddi kamusal politikaların geliştirilmesine sebep olmuştu.
Ancak bugün yapılan yeni araştırmalar, bu 30 milyon kelime açığı söylemine aynı şekilde bakmıyor ve neredeyse 40 yıl önce yapılan bu ilk çalışmanın ciddi metodolojik problemleri olduğunu savunuyor. Bu eleştirilerin en başında, araştırmacıların sergilediği tutum geliyor: “Düşünün ki dar gelirli bir mahallede yaşayan bir annesiniz. Evinize birileri geliyor ve sizi kameraya kaydetmeye başlıyor. Her iki tarafın da niyeti iyi olsa bile bu baskı altında rahatça konuşabilir misiniz yoksa susmayı mı tercih edersiniz?”
Sonuç olarak bugünkü araştırmacılar; eski çalışmaların sadece beyaz, üst ve orta sınıf dil normlarını merkeze aldığını yalnızca birebir karşılıklı konuşmaları dikkate alıp ailelerin kültürlerine göre değişen iletişim biçimlerini göz ardı ettiğini vurguluyorlar. Burada aslında bahsettiğimiz şey “çocukla birebir konuşmak” ile “çocuğun bulunduğu ortamda konuşmak” arasındaki fark. Nitekim Anadolu kültürü içinde de son derece geçerli olan “yanı başındaki konuşmaları duyma” yani doğrudan çocuğa yöneltilmeyen ama çocuğun kulak misafiri olduğu aile içi konuşmalar, çok kıymetli bir öğrenme ortamıdır. Çocuklar; bu dil ortamında pek çok değeri, görgü kuralını, toplumsal normları öğrenirler. Dolayısıyla ailenin, çocuğun dil dünyasına etki etmesi dediğimizde konuyu yalnızca “kelime öğretmek” gibi dar bir pencereden değil kültürel miras aktarımı ve ortak bir düşünme biçimi inşa etmek olarak algılamalıyız.
Aile içindeki dilin çocuğun kelime hazinesine ve ortak düşünme pratiklerine katkısının ötesinde, etki ettiği en kritik alanlardan biri de şüphesiz ruh dünyasıdır. Ebeveyn olarak çocuğa söylenen her kelime, onun zihninde ömür boyu yankılanacak bir durum oluşturur. Öyle ki insanın yetişkinlikte dahi duyduğu o iç ses, çoğunlukla anne babasının çocukluğunda kendisine söylediği kelimelerden oluşur. Kırıcı, sürekli eleştiren ya da yetersiz hissettiren ebeveyn dili, çocuğun yetişkinlik yıllarında bile peşini bırakmayacak derin bir güvensizlik oluşturur. Buna karşılık; destekleyici, duygularını kabul eden ve güven veren dil ise çocuğun tüm yaşamı boyunca faydalancağı içsel bir güç ve direnç kaynağı hâline gelir.
Ebeveyn ve çocuk ilişkisinde dilden söz ederken çağımızın belki de en büyük ebeveynlik krizi olan medya ve dijital süreçlerin yönetiminden de söz etmek gerekir. Çocukların, dili günümüzde sadece aile ve arkadaş ortamlarında değil ekranlardan öğrendiği de bir gerçek.
Ülkemize dair OECD verilerine baktığımızda Türkiye’de 15 yaşındaki gençlerin %92’si sosyal ağları ve interneti temelde eğlence amacıyla kullanmaktadır. Bu noktada sorun yalnızca ekran süresiyle sınırlı değil; dijital içerik riskleriyle de doğrudan ilgilidir. İçerik riskleri; çocukların şiddet, pornografi, nefret söylemi, ayrımcı ifadeler, yeme bozukluklarını teşvik eden yapılar ve dezenformasyon gibi zararlı materyallere maruz kalmasıdır.
Ebeveynlerin bu noktada ciddi bir medya okuryazarlığı sorumluluğu bulunmaktadır. Yasaklayıcı ve katı bir tutum sergilemek yerine birliktelik esas alınmalıdır. Bunun için:
- Sorgulamak yerine açık sorular sorun: “Yine ne izliyorsun?” diye hesap sormak yerine hangi oyunları, uygulamaları veya içerikleri sevdiklerini merakla sorun.
- Sakinliğinizi koruyun: Yanlış bir şeyle karşılaştıklarında veya bir hata yaptıklarında dürüst olurlarsa başlarının derde girmeyeceğine dair onlara güven verin.
- Doğal anları değerlendirin: Resmî ve tehditkâr ikazlar yapmak yerine yürüyüş yaparken veya arabada seyahat ederken bu konuları sohbet havasında açın.
- Kuralları koruyucu bir dille açıklayın: Ekran sınırlarının ve ebeveyn denetimlerinin bir ceza değil; onların uykusunu, odaklanmasını ve ruh sağlığını korumak için olduğunu anlatın.
- Sınırları birlikte oluşturun: Yemek masası veya yatak odası gibi cihazsız bölgeleri ve saatleri çocuklarınızla ortak kararla belirleyin. Bu kurallara sizler de uyun.
- Dijital ayak izini hatırlatın: İnternette paylaşılan her şeyin tükenmez kalemle yazılmış gibi kalıcı olduğunu uygun bir dille aktarın.
- Cihazları ortak alanda tutun: Bilgisayar ve tablet kullanımını çocuk odalarına kapatmak yerine salon gibi evin ortak yaşam alanlarında sürdürün.